Make your own free website on Tripod.com

"Büyük yürüyüş"e ilk adım

Alparslan Türkeş'in seksen yıl süren "Büyük Yürüyüş"ü, 1917 yılında Lefkoşe'de başladı. Orada ortaokulu bitirdikten sonra, Kuleli Askeri Lisesi'ne girmek üzere ailesiyle birlikte Türkiye'ye göç etmeye karar verdi.

Hulusi TURGUT yazıyor

Seksen yıl boyunca her gün koparılan takvim yapraklarını düşünün...

Fırtınalarla sağa sola savrulan ve her biri akıl almaz olaylarla yüklü olan tam 27 bin 976 takvim yaprağı...

İlk takvim yaprağının koparıldığı 25 Kasım 1917'den seksen yıl sonra, 4 Nisan 1997 günü son takvim yaprağı da düştü.

İlk takvim yaprağı ile son takvim yaprağı arasında geçen seksen yıllık uzun zaman diliminde yaşanmış efsane gibi, destan gibi, tarih gibi bir ömrün öyküsünü anlatacağız sizlere.

Öyküye elbette takvimin ilk yaprağından, yani 25 Kasım 1917'den başlamamız gerekiyor.

Birinci Dünya Savaşı'nın yeryüzünü top ve bomba sesleriyle sarstığı, barut kokularının her yana yayıldığı ve insan kanının sel gibi aktığı yıllarda başlar öykümüz...

Bir gün sonra ilk takvim yaprağının düşeceği 25 Kasım 1917'de, o tarihte İngiliz işgali altında bulunan Kıbrıs'ta bir erkek çocuğu dünyaya gelir.

Lefkoşe'deki Haydarpaşa Mahallesi, Kirlizade Sokağı 13 numaralı evde öğle vakti dünyaya gelen çocuğun babası Ahmet Hamdi Bey, annesi Fatma Zehra Hanım'dır.

 

Geleceğin "Başbuğ"u doğuyor

Adı önce "Ali Arslan" olan, sonra sadece "Arslan"a çevrilen, ortaokul öğretmeni Osman Zeki Bey tarafından "Alparslan"a dönüştürülen çocuğun, Türkiye'nin elli yıllık tarihinin hemen her sayfasına adını yazdıran, sürekli gündemde kalmayı başaran bir asker, bir devlet ve siyaset adamı olarak tarihe geçeceğini ne Ahmet Hamdi Bey tahmin edebilirdi, ne de Fatma Zehra Hanım.

Oysa bir işareti, bir "Bozkurt selamı" veya hep bir ağızdan söylenen "Çırpınırdı Karadeniz Bakıp Türk'ün Bayrağına" şarkısıyla milyonları gözyaşı, hüzün, sevinç ve umutta birleştiren genç ve yaşlı, kadın ve erkek milyonlarca insan tarafından "Başbuğ" olarak selamlanacak geleceğin lideriydi dünyaya gelen...

İşte bu öykü, onun öyküsüdür.

Seksen yıl önce Lefkoşe'de sessiz sedasız dünyaya gelen, seksen yıl sonra Ankara'da gözyaşı ve hıçkırıklarla dünyadan uğurlanan bir liderin öyküsü...

 

Yüreğine kor gibi düşen ateş

Küçük Alparslan'ın 25 Kasım 1917 günü nasıl bir dünyaya gözlerini açtığını uzun uzun anlatmaya ne gerek var?

Dünya kanlı bir savaş içerisinde, Kıbrıs ise İngiliz işgalinde...

Kıbrıs'ta Türkler'in ezilmeleri ve aşağılanmaları, Alparslan'ın çocuk ruhunda fırtınalar koparacak, henüz ilk ve ortaokul yıllarında yüreğine "Türklük şuuru" ve "Türk milliyetçiliği" ateşini düşürecektir. Kişiliğinin, geleceğinin ve ideallerinin şekillenmesinde elbette öğretmenlerinin de büyük katkısı olacaktır.

Anılarını anlatırken, şükranla andığı öğretmenlerinin kendisine "Türklük şuuru"nu nasıl aşıladıklarından da övünçle söz eder:

"Hocalarımız, Kıbrıslı Türkler'di. Uyanık insanlardı. Faiz Kaymak Bey, Hüsnü Bey, ilkokulda Mehmet Asım Bey ve Ragıp Tüzün Bey, hepsi milliyetçi kişilerdi. Bunlardan o duyguları alıyordum. Özellikle Turgut Bey hocamızdan, yeryüzünde yaşayan Türkler hakkında bilgi aldık. Türkistan, Azerbaycan, Doğu Türkistan, Balkan Türkleri, Kırım Türkleri konusunda çok şeyler öğrendik. Bu soydaşlarımızın esaret altında olduklarını işitince milliyetçilik duygularımız kabardı. Daha dünyayı henüz tanımayı öğrenmiştik. 14-15 yaşındaydım.

İşte böyle bir ortamda yetiştik. Ama aklım fikrim Anavatan'da, esir Türk illerinde idi. Kıbrıs adasında ne yapabilirdim ki?..

Burada, Akdeniz'in ortasında ömür tüketmek vardı. Ama Türk dünyası için bir şeyler yapmak da gerekti.

İkinci yolu seçmek istiyordum."

 

Gözyaşı, gurur ve sevinç

İkinci yol, Anavatan'a gitmek ve orada subay olmaktı.

Lefkoşe'de ortaokulu bitirdikten sonra, babasını güçlükle ikna ederek, 1933 yılında ailesiyle birlikte İstanbul'a göç eder. Doğup büyüdüğü topraklardan kopması elbette zordur. Hele ezilen, horlanan soydaşlarını geride bırakarak... Ama büyük idealleri vardır. Bu ideallerini gerçekleştirebileceği tek yer ise, Anavatan Türkiye'dir.

Çocukluk anılarını, yoksulluğunu, altı delik ayakkabısını Kıbrıs'ta bırakarak Türkiye'ye doğru yola çıkmaya karar verir.

Türkiye'ye göç etmek, Kıbrıs'ı unutmak anlamına gelmez elbette. Doğup büyüdüğü toprakların kurtarılması da ideallerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Nitekim kendisini Anavatan'a götürecek olan Viyana gemisi Kıbrıs'tan uzaklaşırken, Ada'ya son bir kez daha bakar ve şöyle mırıldanır:

"Burayı elbet bir gün kurtaracağız."

Önce Akdeniz, sonra Ege... Türkiye'ye gitmekte olan İtalyan bandıralı Viyana gemisi, denizde ağır ağır seyrederken, genç Alparslan sabırsızlanmakta, içi içine sığmamaktadır.

Türk karasularına girdikten sonra, artık ebediyen gölgesinde yaşayacağı Türk bayrağının gemiye çekilişini gözyaşı, sevinç ve gururla seyreder. O mutlu ânı ömrü boyunca unutmayacaktır.

Gemi İstanbul limanına varmak üzere Sarayburnu'ndan geçerken, şanlı Türk tarihinin onur abidelerinden biri olan Sultanahmet Camii'ni seyrederken bir başka gurur duyar, bir kez daha sevinçle yaşarır gözleri...

 

"Biz Türk oğlu Türküz!"

Düşlerinin kenti İstanbul'dadır artık.

Yaşlı kent, 27 Mayıs ihtilalinin "Kudretli Albay"ını ve gelecekte sevenlerinin "Başbuğ"u olacak, ilginç, ihtiraslı ve kararlı bir genci selamlamakta olduğunun farkına bile varmaz.

Genç Alparslan'ın ilk işi, kayıt yaptırmak için Kuleli Askeri Lisesi'ne başvurmak olacaktır? Bu değil midir doğup büyüdüğü toprakları terkederek Anavatan'a göç etmesinin nedeni?

Ancak, babasıyla birlikte gittiği Kuleli Askeri Lisesi'nde, düşlerini bir anda yıkar gibi olan, beklemediği bir muamele ile karşılaşır.

Genç Alparslan'ın, İngiliz idaresindeki Kıbrıs'ta yaşayan bütün Türkler gibi nüfus cüzdanı yoktur. Okula kaydını yaptırırken muhtardan aldığı kimliğini belirtir belgeye dayanılarak verilen İngiliz pasaportuna sahiptir. Yani, taşıdığı pasaporta göre İngiliz vatandaşıdır.

Kuleli Askeri Lisesi'nde kayıt işleriyle görevli Fransızca öğretmeni Binbaşı Muzafferettin Bey, bu belgeleri görünce, "Siz Türk değilsiniz, sizi kaydedemem" der.

Kan beynine sıçrar genç Alparslan'ın... Dayanamaz ve yaşından beklenmeyen bir hiddetle bağırır:

"Beyefendi, biz Türk oğlu Türküz!"

Binbaşının tavrı ve kararı değişmemiştir:

- Ama pasaportunuz, İngiliz pasaportu?

- Kabahat sizin. Bizi İngilizlerin eline bıraktınız?

Tartışmanın yararı yoktur. Subay olmak idealiyle Anavatan'a gelen genç Alparslan, askeri okula alınmaz ve babasıyla birlikte, boynu bükük, kendisine gösterilen kapıyı çekip gider.

Gözleri kararır, içi burkulur, ama umudunu yitirmez. Muzafferettin Bey'in ne dediği değil, onun, kendini nasıl gördüğü, nasıl hissettiği önemlidir.

 

Birbirini izleyen mutlu olaylar

Daha o yıllarda şekillenmeye başlayan "tuttuğunu koparan kişilik", genç Alparslan'ın girdiği yolda kararlılıkla yürümesini sağlayacak, biraz da şansın yardımıyla, Kıbrıslı bir dostları durumu İzmit Milletvekili Sırrı Bey'e anlatacak, onun aracılığı ve Mareşal Fevzi Çakmak'ın emriyle Kuleli Askeri Lisesi'ne kaydını yaptırmayı başaracaktır.

Askeri okul yıllarında Alparslan'ı mutlu eden ve geleceğe büsbütün umutla bakmasını sağlayan gelişmeler birbirini izler.

Önce, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına kabul edilmesi... Sonra, başvurduğu Fatih Nüfus İdaresi'nden kendisine nüfus cüzdanı verilmesi... Ardından, Soyadı Kanunu çıkınca, "Türkeş" soyadını alması...

O artık "Alparslan Türkeş"tir.

Tükiye Cumhuriyeti vatandaşı, Kuleli Askeri Lisesi öğrencisi Alparslan Türkeş...

Cebindeki nüfus cüzdanına ve sırtındaki askeri öğrenci üniformasına sevgiyle bakarak, başı dik, gururla yürür geleceğe doğru...

 

 

 

Başbuğ'dan çok özel

Türkeş: "DYP ile MHP benim liderliğimde birleşirse, on yıllık iktidarı garanti ediyorum."

Alparslan Türkeş'le, anılarını kaleme alırken iki yıl çalıştık. Bu süre içerisinde sorularımızın tümüne cevap aldık. Büyük bir kısmını yayınladık, ama yazılmamasını istediği konuları kendimize sakladık.

Özel sohbetlerinde, kendi siyasal yaşamına daha on yıllık bir süre biçiyordu. Hatta, 1993 yılında Süleyman Demirel'in Cumhurbaşkanı seçilmesi üzerine, gelişen olayları bize şöyle nakletmişti:

"Sayın Demirel, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra, kendilerini ziyaret ettim. DYP Başkanlığı için kimi düşündüklerini sordum. Kendileri, benim çok eski dostumdur. Cumhurbaşkanı seçilmeleri devletimiz ve cumhuriyetimiz için teminattır. Ancak, eski partilerinin başına geçecek kişinin kimliği de rejim açısından çok önemlidir. Biz, kendilerine dışardan destek sağlayacağımızı söyledik.

Cumhurbaşkanımız, bu önerimi sükunetle dinledi, gerekirse sizi haberdar ederim dedi. Bu arada, ben de bir isim önerdim. Suskun kaldı. 13 Haziran 1993'te toplanan DYP Büyük Kongresi'ne kadar Sayın Demirel'den işaret bekledim. Ama alamadım.

Şimdi diyorum ki, DYP ile MHP'yi birleştirelim. Benim liderliğimde, bu yeni oluşumun on yıllık iktidarına garanti veriyorum."

 

İttifaktan niçin vazgeçti?

Alparslan Türkeş, 1991 yılında Süleyman Demirel'in başbakanlığında kurulan DYP-SHP koalisyondan hiç rahatsızlık duymuyordu. Hükümeti dışardan destekliyor, devletten istediği kadroları da alıyordu.

1993'te DYP'deki lider değişikliğinden sonra, MHP'nin koalisyona dışardan desteği devam etti. 1995 seçimlerine gelindiğinde ise, DYP seçim ittifakı öneriyor, Türkeş bu gelişmeleri özel sohbetimizde şöyle naklediyordu:

"DYP ile ittifak teklifi önce Sayın Çiller'den geldi. Biz, istediğimiz sandalye miktarını kendilerine söyledik. Yani, seçilme şansı yüksek olan sıralardan belirli bir miktarın bize verilmesini istedik. Bu, ellinin üstünde bir sandalye idi. Önce evet dediler, sonra yirmidört'e indiler. Ben de, bu ittifaktan vazgeçtim. Pişman değilim. Her işte bir hayır vardır."

 

Anayol'un devamını istiyordu

Türkeş, 1996 yılında kurulan Anayol koalisyonunun devamı için çok çaba harcadı. Zaman zaman ANAP Lideri Mesut Yılmaz'ı ziyaret edip, ortağına karşı daha yumuşak olmasını önerdi. Refahlı bir hükümetin ülkeyi felakete sürükleyeceğini açık açık ifade ediyordu.

Bugünkü Refahyol Hükümeti için 15 gün önce şu değerlendirmeyi yapıyordu:

"Bunlar, geçmiş olaylardan ders almamışa benziyorlar. Yangının üstüne, benzin sıkıyorlar. Rejimin, bir askeri müdahale ile kesintiye uğraması ülke ve demokrasimiz için çok pahalıya malolur. DYP'lilerin, aklıselimlerini kullanıp, bu koalisyonu bozmaları gerekir. Biz, Sayın Bölükbaşı ile birlikte zaman zaman buluşup, yemek yiyoruz. Bu yemeklerde özellikle DYP'li milletvekili ve bakan dostlarımız da oluyor. Sayın Bölükbaşı, onlara Demokrat Parti döneminden örnekler veriyor. Aklınızı başınıza toplayın, demeye getiriyor.

Demokrasi uzlaşma rejimidir. Uzlaşamayan kaybeder. Yılana dahi kaçma fırsatı vermelidir. Hepimiz için, devletimiz birinci planda olmalıdır. Devlet tahrip edildikten sonra, onarılması çok güçleşir.

Başımdan geçen olaylardan edindiğim tecrübelerle diyorum ki, en kötü demokratik rejim, en iyi askeri rejimden daha iyidir. Ama demokratik rejimi iyileştirmek de bizlerin elinde olan birşeydir.

Ben, 27 Mayıs İhtilali'ne isteyerek girmedim. Bir emrivaki karşısında girdim. İhtilalden sonra, mağdur Demokrat Parti'lileri korumak istedim, ama CHP tandanslı komite üyeleri tarafından tasfiye edildim.

Bunca çile ve meşakketten sonra, 1965'te siyasete atıldım. Yaşayarak gördüm ki, demokrasi fazilet rejimidir."

Tarih sahnesine çıkış

Türkeş'te Milliyetçilik duyguları taa Kıbrıs'ta iken kabarmaya başladı. Türkiye'ye gelip, Nihal Atsız'la tanışınca, bu duygular daha da gelişti. Askeri öğrencilik yıllarında, askerlik dışı bazı ilişkilere girdi. Bu gelişmeler zamanla başına işler açtı. 1944 "Turancılık Davası" Alparslan Türkeş'i ilk kez tarih sahnesine doğru itmiş, 27 Mayıs 1960 İhtilali ise onun tarih sahnesine kesin olarak çıkmasını sağlamıştı. Bunlar, geleceğini etkileyen, şekillendiren ve yönlendiren dönüm noktaları oldu.

HULÛSİ TURGUT YAZDI

Kıbrıs'tan Anavatan'a göç ederek güçlükle Kuleli Askeri Lisesi'ne kaydolan Alparslan Türkeş'in, o yıllarda parlak ve başarılı bir Türk subayı olmaktan başka amacı yoktu.

Ancak, Kıbrıs'tayken kabarmaya başlayan milliyetçilik duyguları, askeri öğrencilik ve askerlik dışı bazı ilişkilere girmesine neden olur. Kuleli Askeri Lisesi ikinci sınıf öğrencisiyken, ünlü Türkçü düşünür Nihal Atsız'la tanışması ve dost olması gibi... Kaderinde önemli rolü olacak, hatta bir aralık askerliğini bile tehlikeye düşürecek bir ilişki ve bir dostluktur bu...

Türkeş'in öğrencilik yılları hiç de kolay geçmez. Yatılı olduğu için ailesinden uzaktır. Ailesi geçim sıkıntısı içindedir. Türkeş, okulda verilen ekmeklerin bir kısmını biriktirip, hafta sonlarında eve giderken götürmektedir. Ailesine yardım olsun diye düşünür. Okuldan verdikleri harçlığın bir kısmını da, Çapa'daki Selçuk Kız Sanat Okulu'nda okuyan kızkardeşi Dervişe'ye bırakır.

Güçlükler onu asla yıldırmaz, şartlar ve imkansızlıklar ne olursa olsun, liseyi bitirecek ve Harp Okulu'na gidecektir. Daha o yıllarda ezberlediği ve sık sık mırıldandığı bir marş vardır: "Yaşa, varol Harbiye..."

1936 yılında bu düşü de gerçekleşir ve Kuleli Askeri Lisesi'nden mezun olduktan sonra, Bandırma'daki 127.Piyade Alayı'nda yaz eğitimini tamamlayarak Harp Okulu'na girer.

 

İhtilalci fikirler

12 Eylül 1980 askeri müdahalesinin lideri emekli Orgeneral Kenan Evren'in, aynı müdahale sırasında Kara Kuvvetleri Komutanı olan emekli Orgeneral Nurettin Ersin'in ve 27 Mayıs İhtilali'nden sonra iki kez darbe girişiminde bulunduğu için idam edilen emekli Kurmay Albay Talat Aydemir'in aynı dönemde Kara Harp Okulu öğrencisi olmaları sadece bir rastlantı mıdır?

Atatürk tarafından Başbakanlıktan azledilen İsmet Paşa'ya karşı başta Türkeş olmak üzere tüm Harp Okulu öğrencileri bir acıma duygusu içindedirler. O'nun ata binip, Harp Okulu çevresinde gezinmesini hayranlıkla izler ve pencerelerden çarşaf sallarlar.

Atatürk'ün İsmet Paşa'nın yerine Celal Bayar'ı Başbakan yapmasına da kızmışlardır. "Nasıl olur?" derler, "Onbeş yıl Başbakanlık yapan bir şahsiyet görevden alınır mı?"

Başbakan Bayar, 1937'yi 1938'e bağlayan yılbaşı gecesi, Harp Okulu'na ziyarete gelir, öğrencilere ikramlarda bulunur. Tatlılar, pastalar yenir. Ama öğrenciler ona da kızgındırlar. "İsmet Paşa'nın yerini doldurmaya çalışan bu adam, pasta ile bizi avutamaz" derler.

 

68 lira maaş

Türkeş'in ve arkadaşlarının kafasında ihtilalci fikirler belki de o günlerde yeşermeye başlamıştır. 1938 yılının 30 Ağustos'unda asteğmen rütbesiyle Harp Okulu'nu bitiren Türkeş'in, Kartal Maltepe'deki Piyade Okulu'nda aldığı 9 aylık piyade ve atış eğitiminden sonra, ilk görev yeri Isparta'dır.

Birinci Dünya Savaşı'nın sonlarında Kıbrıs'ta dünyaya gelen Türkeş, İkinci Dünya Savaşı'nın başlarında Türk Ordusu'nun genç bir teğmeni olarak Isparta'daki 6.Tümen'de silah başı yapar. 68 lira maaş aldığı, ayda 4 lira ev kirası ödediği ve Muzaffer Hanım'la evlendiği o günler, yani Isparta'da geçirdiği bir yıl, Türkeş'in anılarında daima mutlu bir tablo olarak kalacaktır.

İkinci Dünya Savaşı bütün şiddetiyle devam ederken, Kuzey Batı Anadolu'ya kaydırılan askerlerle birlikte Türkeş de Gelibolu'daki 58.Piyade Alayı 5.Bölük Komutanlığı'na atanır. İkinci Dünya Savaşı boyunca sırasıyla Bandırma, Edincik, Erdek ve Marmara Adası'nda verilen tüm görevleri üstün başarıyla yerine getirecektir. Artık üsteğmendir.

 

Ödün vermez bir milliyetçi

Ve kaderin O'nu, tarih sahnesine çağıracağı an, gün be gün yaklaşmaya başlar.

O an, Erdek'te kapısını çalacaktır Türkeş'in... Ülkelerin tarihinde olduğu gibi insanların yaşamında da önemli kilometre taşları, kader anları ve dönüm noktaları vardır. Geleceği etkileyen, şekillendiren ve yönlendiren dönüm noktaları...

1944 yılındaki ünlü "Turancılık Davası", Alparslan Türkeş'i ilk kez tarih sahnesine doğru itecek, 27 Mayıs 1960 İhtilali ise O'nun tarih sahnesine kesin olarak çıkmasını sağlayacaktır.

 

 

 

Türkeş: "İhtilal yoluyla memlekete hizmet etmek mümkün değildir"

"İhtilal otoriteyi yıkar, anarşi başlar. Bu anarşiyi durdurmak, yeniden düzeni ve otoriteyi kurmak çok güç bir mes'eledir ve memleket bundan zarar görür.

Alparslan Türkeş, askeri cuntaya ilk defa 1958 yılında, Elazığ'da kıta hizmeti yaparken girdi. 243'ncü Piyade Alayı, 1.Tabur Komutanı olarak görev yapıyordu. Amerika Birleşik Devletleri'nden henüz dönmüş bir kurmay binbaşıydı.

Kendisi gibi kurmay binbaşı olan Talat Aydemir çengel atmıştı. Bağlı bulunduğu tümenin Topçu Alay Komutanı Faruk Ateşdağlı da bu birlikteliği istiyordu.

Kurmay Albay Ateşdağlı, daha sonra tümende güvendiği subaylarla bir akşam yemeğinde buluşup, kendilerine cunta konusunu açıyor ve görev davet ediyordu. Kurmay Albay Ateşdağlı ile Kurmay Binbaşı Türkeş arasında geçen şu kısa konuşma, onların kader ağlarını örmeye yetecekti:

ATEŞDAĞLI - "Türkeş, biz seni seviyoruz. Beraber olalım, diyoruz. Talat da, bunu sana söylemiş. Sen reddetmişsin."

TÜRKEŞ - "Efendim, bu mes'elenin, Zat-ı alinizin bir emri olduğunu bilmiyordum. Konuyu, tam kavrayamamıştım. Emrediyorsanız, sizin olduğunuz yerde ben her zaman olurum..."

 

Türkeş, artık cuntada

Albay Ateşdağlı'nın emri, Binbaşı Türkeş'in cunta üyesi olmasına yetmişti. Bundan sonrasını kendisinden dinleyelim:

"Elazığ'da yarbaylığa terfi edip, Ankara'ya tayin oldum. Önce Genelkurmay NATO Şubesi'nde görev aldım. Ardından da Kara Kuvvetleri NATO Şubesi Müdürü ve kurmay albay oldum.

Örgüt, Ankara ve İstanbul'da gruplar oluşturmuş, çalışmalar yoğunlaşmıştı. Ben Ankara'ya gelince, bunlarla temasım oldu. Demokrat Parti'yi devirip, yerine İsmet Paşa'yı geçirmek istiyorlardı.

Bizim, Demokrat Parti'ye kızıp, CHP taraftarlığı yapmamız doğru değil. Kendi kendime böyle düşünüyorum ve Ankara'daki arkadaşlarıma da söylüyorum. Yanlış bir düşünce tarzı ortaya koyuyorsunuz, diyorum. Mevcut iktidar da soğukkanlılığını kaybetmiş. Meclis Tahkikat Komisyonları kurulmuş, çok sert tartışmalar oluyor."

 

Türkeş, ihtilali eleştiriyor

Alparslan Türkeş, iki yıl çalışmamız sırasında zaman zaman özel sohbetlere de giriyor, bu arada ihtilalleri açık yüreklilikle eleştiriyordu. İşte böyle bir sohbet anında şu sözleri çok dikkat çekiciydi:

"Ben, 27 Mayıs tecrübesini geçirdikten sonra o kanaate vardım ki, ihtilal yoluyla bir memlekete hizmet etmek mümkün değildir. Ne kadar eksik, ne kadar aksayan tarafları olursa olsun, hukuk yoluyla bir memlekete, bir millete hizmet, en iyi yoldur.

İhtilal otoriteyi yıkar, anarşi başlar. Bu anarşiyi durdurmak, yeniden düzeni ve otoriteyi kurmak çok güç bir mes'eledir ve memleket bundan zarar görür.

Bunun ben içinde bulundum, fiilen yaşadım. Memleketin aydınlarına, vatansever insanlarına tavsiyem şudur:

'En kötü hukuk nizamı, en iyi ihtilalden daha iyidir.'"

 

Aydemir'le, yolları ayrılıyor

Türkeş'le Aydemir'in yolları 27 Mayıs 1960 İhtilali'nden sonra tamamen ayrıldı. Zaten Aydemir, ihtilal sırasında Kore Birliği'nde olduğu için harekata katılamadı. Ülkeye döndükten sonra ise Kara Harp Okulu Komutanlığı'na getirildi.

Aydemir, 21 Şubat 1961'de darbe teşebbüsünde bulundu. Bu sefer Albay Türkeş yurtdışında, Hindistan'da sürgündeydi.

Talat Aydemir'in ikinci darbe teşebbüsü ise 21 Mayıs 1963'te başarısızlıkla sonuçlandı. Ancak, henüz yurda dönmüş olan Türkeş de bu işe bulaştırıldı. Sonunda, beraat etti.

Türkeş, özel sohbetinde, bu olayı değerlendirirken yine ihtilalleri eleştiriyordu. İşte, bu konudaki yeni sözleri:

"Merhum Talat Aydemir'le anlaşamazdık. Çünkü size, daha önce de söylediğim gibi, O metot olarak darbe, ihtilal yolunu benimsemişti. Ben, o yolu doğru bulmuyordum. Memleket için yararlı da görmüyordum.

27 Mayıs İhtilali'ni biz yaptık. Güçlü insanlarız, devlet yönetimi için kendimizi hazırlamış insanlarız. Ama buna rağmen ihtilal yönetimi, zor bir yönetimdir. Karışıklığa sebep olur.

Biz, hepimiz Silahlı Kuvvetler'de yetişmiş, içimizde birçoğu kurmay subay olan insanlar. Ama daima anlaşmazlığa düştük. Birbirimizle uyum içinde bir çalışma düzeni gerçekleştiremedik.

O bakımdan tekrar böyle bir ihtilal yoluna, darbe yoluna gitmekte yarar yoktur. Memleket için en hayırlısı, halktan oy alarak, halkın gönlüne ve desteğine dayanarak yönetime gelmektir. Yani meşru şekilde iktidar olmak ve o şekilde hizmet etmek daha yararlıdır.

Onun için, en kötü demokratik yönetim, en iyi ihtilal yönetiminden daha iyidir, diyorum."

 

 

 

Atsız'la nasıl tanıştı?

Alparslan Türkeş, Nihal Atsız'la Kuleli Askeri Lisesi'ndeöğrenci iken tanışmıştı.

Türkçülük ve Türk milliyetçiliği ideolojisinin son yıllardaki iki büyük ve öncü ismi Nihal Atsız'la Alparslan Türkeş, 1934 yılında tanıştılar.

Türkeş, Kuleli Askeri Lisesi'nin ikinci sınıfında öğrenci, Atsız ise Edirne Lisesi'nde Edebiyat Öğretmeniydi. Türkeş'le aynı sınıfta okuyan Cemal adındaki arkadaşı, O'na, Edirne Lisesi'ndeki edebiyat öğretmenleri olan Nihal Atsız'dan sık sık söz ediyor, kendisinin ne büyük bir Türkçü ve Türk milliyetçisi olduğunu anlatıyordu.

rkeş, arkadaşının ısrarıyla Atsız'ın Maltepe'deki evine gitti. Atsız, iki askeri lise öğrencisini oldukça iyi karşıladı ve onlarla uzun uzun sohbet etti.

 

Sürekli mektuplaştı

Kuleli Askeri Lisesi'nden 1936 yılında mezun olan ve Ankara'daki Kara Harp Okulu'na giden Türkeş'le Atsız uzun bir süre görüşmediler, ama sürekli mektuplaştılar.

20 Mayıs 1944'te, Irkçılık ve Turancılık yoluyla hükümeti devirmeye çalışmak iddiasıyla tutuklananlar arasında Atsız ve Türkeş de vardı. Bir süre askeri cezaevinde hücrede kalan Türkeş, daha sonra Nihal Atsız'ın da bulunduğu koğuşa nakledilecek, orada iki arkadaş uzun süre birarada olacaklardı.

Türkeş, "Turancılık Davası" nedeniyle Atsız'a kırılmış, hatta kızmıştı. O'nun tedbirsiz davranarak, fazla ileri gittiğini ve durup dururken başlarını derde soktuğunu düşünüyordu. Fakat kızgınlığını ne Atsız'a sezdirdi, ne de bunu kimseye söyledi.

Aradan yıllar geçti. İki dost, bu yıllar içinde zaman zaman buluştu, sohbet ettiler, zaman zaman da mektuplaştılar. Türkeş, mektuplaşma konusunda artık dikkatliydi. Çünkü 1944 "Turancılık Davası" sanıkları arasında yer almasına, Atsız'a yazdığı mektuplar neden olmuştu.

 

Sonra darıldılar

Atsız'la Türkeş arasında ilk görüş ayrılığı 1961 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortaya çıktı. Hindistan'da sürgünde olan Türkeş, adaylardan Prof.Ali Fuat Başgil'i destekliyordu. Atsız ise, Cemal Gürsel'i desteklememekle birlikte, Başgil'in adaylığına açıkça karşı çıkıyordu. Hatta onun aleyhinde bir de broşür yayınlamıştı.

Atsız'la Türkeş arasında asıl ayrılık, Türkeş'in siyasete girmesiyle başgösterdi. Atsız, önce CKMP, sonra MHP çatısı altında örgütlenen ülkücü genç sayısının hızla artmakta olduğunu görünce, sohbet toplantılarında "partinin perde arkasındaki lideri benim" demeye başladı. Ajan gibi çalışan arabozucular ise, Atsız'ı Türkeş'e, Türkeş'i Atsız'a şikayet ediyorlardı. Türkeş bu oyunun farkına varmış, ama Atsız varamamıştı.

Sonunda ipler tamamen koptu. Öyle ki, 10 Aralık 1975'te kalp krizi geçirerek hayata veda eden Atsız'ın cenazesine Türkeş katılmayacak, ailesine başsağlığı telgrafı çekmekle yetinecekti.

 

Yedi çocuğu oldu

Harp Okulu'nu 1939 yılında teğmen rütbesiyle bitiren Alparslan Türkeş'in ilk görev yeri Isparta'ydı. Orada yakın arkadaşı Refik Yurtsever'in ailesiyle tanıştı. Ortaokul son sınıf öğrencisi olan Yurtsever'in ablasının kızı Muzaffer'e Türkçe, coğrafya ve tarih dersleri vererek yardımcı oluyordu.

Muzaffer Hanım ortaokulu bitirince, O'na karşı bazı duygular beslediğini hissetti. Evlenecekti onunla. Muzaffer Hanım'ın ailesine duygularını açtı. Daha yaşının küçük olduğunu öne sürerek, kabul etmediler.

Türkeş, Muzaffer Hanım'la evlenmeyi kafasına koymuştu. Aracılar koydu, sonunda Refik Yurtsever'in yeğeni ile önce sözlendi, 5 Eylül 1939'da da nişanlandılar. Birbirlerini gerçekten seviyorlardı. Bu sevgilerini 14 Ocak 1940'da evlenerek resmileştirdiler.

Çiftin ilk kızları Ayzıt 27 Kasım 1940'da, ikinci kızları Umay 18 Ocak 1943'de, üçüncü kızları Sevenbige 13 Aralık 1944'de, dördüncü kızları Selcen 5 Şubat 1948'de dünyaya geldi. Çiftin bu dört kızına da Nihal Atsız isim babalığı yapmıştı.

Beşinci çocukları erkek oldu. Adını "Yıldırım Tuğrul" koydular.

Türkeş'in askerlik, ihtilal, sürgün ve siyaset yıllarında hep yanında olan, iyi ve kötü günleri onunla paylaşan Muzaffer Hanım, 12 Haziran 1974'te vefat etti.

Türkeş, otuzdört yıllık hayat arkadaşını kaybettikten sonra, iki yıl yalnız yaşadı. Kızlarının hepsi evlenmişti. 1976 yılında tekrar evlenmeye karar verdi. Ülkücü Gençlik Teşkilatı'ndan tanıdığı Fen Fakültesi Fizik-Kimya Bölümü mezunu Seval Hanım'la 17 Ekim 1976'da Yalova'da hayatını birleştirdi.

Bu evlilikten de Ayyüce ve Ahmet isimli iki çocukları dünyaya geldi.

 

Türkeş, askeri hastanede tutuklu iken subaylar kaçırmak istemişti

Alparslan Türkeş, 12 Eylül 1980 İhtilali'ni Ankara'nın Gaziosmanpaşa semti Kader Sokak'taki Halil Şıvgın'ın evinde karşıladı. Şıvgın, o tarihlerde ülkücü camianın içinde bulunuyordu. Ancak, kamuoyunda bu durum bilinmiyordu. Zaten, dikkat çekmeyen bir konumda olduğu için, evinde Türkeş'i rahatlıkla misafir edebileceği düşünülmüştü. Tabii bu arada ev sahibesi Hale Şıvgın, böylesine kritik bir günde Türkeş'e hizmet edebilmenin heyecanını yaşıyordu. Nitekim, Yaşar Okuyan'dan böyle bir teklif gelince, "Sayın Türkeş'i evimizde misafir etmekten şeref duyarız" demişti.

Bundan sonrasını bizzat Türkeş'ten dinleyelim: "Misafirliğim üç gün sürdü. Oğlum tarafından kullanılan kendi evim 500 metre ilerdeydi. 14 Eylül 1980 Pazar geceyarısı evsahiplerine teşekkür ederek ayrıldım. Yanımda el çantam vardı. İçinde, Kuran-ı Kerim ile birlikte bazı kişisel eşyalarım bulunuyordu. Henüz şafak sökmemişti. Saat zannedersem 4 civarında idi. Yalnız başıma yürümeye başladım. 500-600 metrelik bir yürüyüş mesafesi vardı. Yolda hiçkimse, in-cin yoktu. Sokağa çıkma yasağı devam ediyordu."

 

Türkeş tutuklanıyor

"Apartmana girdim, üçüncü kattaki daireme çıktım. Saat 5 civarında Genelkurmay Karargahını ve Sıkıyönetim'i telefonla aradım. Muhatap bulamıyordum. Nihayet, sabah saat 7 civarında karşıma bir Kurmay Albay çıktı. Kendisine şunları söyledim: 'Ben, Alparslan Türkeş'im. MHP Genel Başkanıyım. Şu anda kendi evimdeyim. Beni eğer askeri yönetim almak istiyorsa buradayım, gelin beni alın."

Alparslan Türkeş, 15 Eylül 1980 günü askerlerin gözetimi altında derhal Ankara Etimesgut Askeri Havaalanı'na götürülüp, İzmir'e sevkedilecekti. Oradan Uzunada'ya gönderiliyor ve bir villada gözetim altına alınıyordu. Kısa bir süre sonra, eşi ve çocuğu da yanına getirilecek, bu birliktelik yaklaşık bir ay sürecekti.

Türkeş, eşi ve çocukları yanında olduğu halde adadan alınıp askeri bir uçakla Ankara'ya gönderildi. Aynı uçakta Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve ailesi de bulunuyordu. Ankara'ya iner inmez, kendisini Mamak'a sevkettiler. Askeri savcıların karşısına çıkardılar. Uzun bir sorgulamadan sonra, tutuklama emri verdiler. Sonrasını yine Türkeş'ten dinleyelim:

"Tutukluluk kararım verildikten sonra, Ordu Lisan Okulu'na götürdüler. Orada kalıyordum. İki defa rahatsızlık geçirdim. Hatta, üç defa kalp rahatsızlığı geçirdim. Tansiyonum 6'ya kadar düştü. Beni, GATA'ya (Gülhane Askeri Tıp Akademisi) götürdüler. Orada, kardiyoloji bölümüne yattım, tedavi gördüm. Sonra iyileşince, tekrar iade ettiler. İkinci defa rahatsızlandım, yine oraya götürdüler. Üçüncü rahatsızlığımda ise bu defa Mevki Hastanesi'ne sevkettiler."

 

Sunalp'ten yardım

Alparslan Türkeş'in, tutuklu bulunduğu süre içerisinde emekli Orgeneral Turgut Sunalp, kendisine çok yardımcı olacaktı. Türkeş'le, Sunalp arasında kuryelik görevini, Hamit Homriş yapıyordu. Homriş, eski bir subay ve aynı zamanda Türkeş'in damadıydı. Askeri yönetim, Alparslan Türkeş'in Mevki Hastanesi'nden taburcu edilip, Mamak'taki Askeri Cezaevi'ne naklini istiyor, Turgut Sunalp ise ordudaki büyük nüfuzu sayesinde buna engel oluyordu. Türkeş, bu konuda şunları söyleyecekti:

"Turgut Paşa, bizimle çok ilgilendi. Hatta bana gönderdiği haberde yakında inşaallah başbakan olacağım, bu lüzumsuz ve uydurma davayı sona erdireceğim, kurtulacaksınız diyordu. 15 Ekim 1980'de gözaltına alındım, bir ay sonra tutuklandım, 7 Nisan 1985 tarihinde ise serbest bırakıldım. Tam dört yıl yedi ay yirmibeş gün tutuklu kaldım. Bunun uzunca bir süresi Lisan Okulu'nda, iki yıl kadar Mevki Hastanesi'nde, bir hafta-on gün kadar da Gülhane Hastanesi'nde geçmişti.

Uzun süre tutuklu kalmamın Kenan Evren'in bir kompleksinin neticesi olduğunu düşünüyorum. Çünkü, hiçbir sebep yok bu kadar tutuklu bırakılmama. Yazılmış olan iddianame zaten bir defa okunsa, baştan aşağı saçma. Yani, gerçeklere çok aykırı bir iddianame.

1910 yılında ilk defa bir Türk Derneği kurulmuş, 1912 yılında da Türk Ocağı. İddianame, Turancılık fikrinin bu tarihten başladığını belirtip, benim de o tarihten itibaren suç işlediğimi ileri sürüyor. Yani, ben doğmadan yedi yıl evvel suç işlemeye başlamışım.

Duruşmam sırasında bütün bu gülünçlükleri ortaya koydum. Ama mahkeme, İhtilal Konseyi korkusundan beni serbest bırakmadı. Hakimler, o fazileti ve cesareti gösteremediler. Bu arada, Nurettin Ersin ve Kenan Evren bizim mahkeme başlamadan önce, "iyi bir tiyatro seyredeceğiz. Türkeş'in nasıl ter döktüğünü göreceğiz ve nasıl sehpaya gittiğini göreceğiz" demişler. Hatta benim mahkemede ağlamamı, yalvarmamı beklemişler. Bütün bu sahneleri seyretmek için mahkeme salonuna özel tv kameraları yerleştirip, Çankaya Köşkü'ne naklen yayın yaptırmışlar."

 

Kaçırılmayı reddediyor

Türkeş'in tutukluluğu her geçen gün uzuyordu. Bu arada, Silahlı Kuvvetler'de kendisini seven bazı subaylar bu duruma çok üzülüyorlardı. Mevki Hastanesi'nde görevli bir kısım askeri tabip ve bazı subaylar, Türkeş'i tutuklu kaldığı hastaneden kaçırmayı planladılar. Hastane bahçesine askeri bir helikopterle gelip, nöbetçileri etkisiz hale getirdikten sonra, Başbuğ'u bir askeri havaalanına indirecek, orada bekleyen askeri uçakla yurtdışına kaçıracaklardı.

Türkeş, kaçırılma teklifine yanına kadar gelebilen askeri tabiblerden birkaç defa dinledi. Bu tekliflerin hepsini şiddetle reddetti. Onlara, "Cezam varsa çekerim. Ama kaçmayı zül (alçaklık) addederim. Hayatım boyunca, hiç kaçmadım. Hele devletten asla!" dedi. Türkeş'in kaçırılma planları, askeri yönetime kadar sızmış olacak ki, yattığı odanın penceresi demirleniyor, kapısındaki nöbetçiler ise takviye ediliyordu. Bu güvenlik önlemleri alınırken Türkeş, askeri hastanenin başhekimine şunları söyleyecekti: "Bak oğlum, bu üniformayı ben de yıllarca taşıdım sırtımda. Otuz sene taşıdım. Sizi gördüğüm zaman, kendimi görmüş gibi oluyorum. Ayıptır, yakışmaz yapmayın. Bunu, bana karşı yapıyorsunuz. Kapıları açsanız da ben bir yere gitmem. Kaç git deseniz de gitmem. Ben burada hesabımı vereceğim..."

 

Önce ceza sonra ödül

"Turancılık Davası" nedeniyle yargılanması sürdüğü için Harp Akademileri sınavına girmesine izin verilmeyen Türkeş'in, Amerika'ya gitmesinde nedense sakınca görülmedi. Bu, bir ödül mü, yoksa yapılan haksızlıktan ötürü bir özür dileme miydi?

Alparslan Türkeş'in 80 yıllık yaşam öyküsü, Türkiye'nin 80 yıllık tarihi gibidir. İnsanlara, önce haksızlık eden, sonra ödüllendiren, ama "kaybolan yıllar"ını ve bu yılların hesabını asla veremeyen, çelişkilerle dolu bir ülkenin tarihi...

Bir devrin ve tek parti rejiminin tüm komplekslerinin, çelişkilerinin ve kendine güvensizliğinin eseri olan "Turancılık Dâvası", genç Üsteğmen Alparslan Türkeş'in ömründen koca bir yılı alıp götürdü. Gördüğü işkence, çektiği onca acı ve ailesinin içine düştüğü pişmanlık da cabası...Türkeş'e bu haksızlığı yapanlar, elbette ondan özür dilemezler. Ömründen çaldıkları bir yılı, geri vermeleri ise, zaten mümkün değildir. Haksızlığın boyutu bu kadarla da sınırlı kalmaz. "Turancılık"la da damgalanmıştır genç Üsteğmen. "Turancılık" ki, o devirde ağır bir suçtur. "Vatana ihanet"le eşdeğer bir suç. Hiçbir subay ailesi, Türkeş ailesiyle görüşmeye cesaret edemez. Herkes kaçar onlardan. Bundan sonrasını merhum Türkeş'in kendi ağzından dinleyelim:

"Cezaevinden tahliye olduktan sonra, hemen Bandırma'ya, ailemin yanına hareket ettim. Dokuz aylık hasret bitmişti. Ertesi sabah, Alay'a intikal ettim. Beni gören herkes, hortlak görmüş gibi oluyordu. Birliğimde göreve başladıktan sonra, annemi Isparta'ya gönderdim. Eşimi ve üç kızımı alıp, Bandırma'ya getirdi. Üçüncü kızım Sevenbige'yi ilk defa gördüm. İki aylık veya dört aylık kundakta bebekti. Evimiz, tarümar (karmakarışık) olmuştu. Yer yatağında yatıyorduk. Ama moralim bozuk değildi. Yeniden bir dünya kuracaktık. Alay'daki görevim Emir Subaylığı idi. Ama bu görevi bana emanet etmekten çekiniyorlar, Harbiye Ayniyat Muhasipliği yaptırıyorlardı."

Türkeş, 1944 yılında "Turancılık Dâvası" nedeniyle tutuklanmadan önce Harp Akademileri sınavına girmiştir. Sınavı kazandığı, yargılanması sırasında askeri savcı tarafından açıklanır. Ancak, tutuklu olduğu için bu hakkı yanmıştır. Tahliye olduktan sonra, yeniden Akademi sınavına girmek ister. Fakat başvurusu reddedilir. "Siz, tahtı muhakemedesiniz", yani "yargılanıyorsunuz" derler. "Turancılık Dâvası"nın Türkeş'e verdiği zararlar işte böylesine ağırdır.

Genç Üsteğmen 1948 yılında Gelibolu'ya tayin edilir, 5. Bölük Komutanı olur. Komutanı olduğu bölük, 2. Kolordu, 11. Tümen, 58. Alayı'na bağlıdır. Bu arada, Genelkurmay'dan gelen bir emir üzerine Amerika Birleşik Devletleri'ne gidecek subaylar için sınav açılır. Türkeş, bu sınava girer ve kazanır. Yargılanması sürdüğü için, Harp Akademileri sınavına girmesine izin verilmeyen Türkeş'in, bu sınava girmesinde ve Amerika'ya gitmesinde nedense bir sakınca görülmemiştir. Yoksa, bu bir "ödül" mü ve yapılan haksızlıklardan ötürü dolaylı bir özür dileme midir?

Bir geceyarısı evinin kapısı çalınır. Kapıda bir er, erin elinde de üzerinde notlar bulunan bir kağıt parçası vardır. Bu notu Türkeş'e, nöbetçi subay Hüsnü Çakır göndermiştir. Notta şunlar yazılıdır:

"Kolordu'dan emir geldi, sizi acele Ankara'ya çağırıyorlar." Türkeş, inanmaz. Karadenizli, şakacı bir arkadaşı olan Hüsnü Çakır, yine şaka yapıyor diye düşünür. Ama herşeye rağmen, ertesi sabah saat 6.30'da Kışla'ya geldiğinde kendisini tatlı bir sürprizin beklediğini öğrenir. Herkes, "Gözünaydın, Amerika'ya gidiyorsun" demektedir. Türkeş, sınavı kazanan onbeş Türk subayı ile birlikte İstanbul'dan New York'a hareket eder. Kıbrıs ve Türkiye'den başka bir yer görmemiş olan Türkeş'in, Amerika gözlerini kamaştırır. Yurtdışına ilk kez çıkmaktadır.

Türkeş, sürekli olarak soğuk suyla yıkanırdı

Alparslan Türkeş'in anılarını hazırlarken, sıkça özel sohbetlerimiz de olurdu. Günlük yaşantısını anlatır, giyim-kuşamından söz ederdi. İşte böyle bir sohbet sırasında biz sorduk, kendisi cevap verdi. Şimdi, bu diyaloğu nakledelim:

- Efendim, boyunuz kaç?

- 1.77 metre

- Kilonuz?

- Kilom şimdi biraz arttı, 82-83. Efendim, Albay olduğum zaman da kilom 62, boyum 1.77 idi. Sonra, sivil hayata geçince hareket azlığı biraz kilo almama yol açtı.

- Belli bir berberiniz var mı efendim?

- Var.

- Kimdir, nerede?

- Meclis berberi, Rafet Bey isminde.

- Efendim kaç yıldır Rafet Bey'e traş oluyor sunuz?

- Milletvekili olduğumdan beri hep o traş eder. Kendisiyle görüşün. Çok şey bir adam, çok akıllı bir adam. Size çok şeyler söyler, anlatır.

- Terziniz var mı efendim?

- Terzim de var. Ama zaman zaman değişiyor.

- Konfeksiyonu mu tercih ediyorsunuz efendim?

- Yok, hiç fark gözetmiyorum.

- Ayak numaranız kaç efendim?

- 43-44

- Kıyafet olarak hangi modeli tercih edersiniz?

- Kıyafet olarak iki düğmeli ceket, kravat tercih ederim.

- Spor giydiğiniz olur mu efendim?

- Onu severim, spor giyimi.

- Spor yapar mısınız?

- Yaparım. Eskiden daha çok yapardım. Şimdi de gene biraz yapıyorum.

- Banyo merakınızın fazla olduğunu işittim.

- Evet, yıkanmayı severim, sık sık yıkanırım.

- Önceleri soğuk suyu tercih ediyordunuz herhalde?

- Soğuk suyla yıkanırım zaten.

- Hâlâ o alışkanlığınız var mı?

- Hâlâ soğuk suyla yıkanırım.

- Gıda rejimi yapar mısınız efendim?

- Gıda rejimi yapıyorum evet. Fazla et yemeyi sevmiyorum. Et yemiyorum. Zaten daha ziyade vejetaryan bir rejim takip ediyorum. Ancak, ızgaralı durumlarda falan et yerim.

- Uykunuza dikkat eder misiniz efendim?

- Fazla uyku ihtiyacı duymuyorum. Yani nihayet günde bazen üç-dört saat uyku da bana yeter. Uykusuzluğa dayanıklıyım.

- Gündüz fırsat bulursanız uyur musunuz?

- Uyurum. Gündüz yarım saat, bir saat uyurum.

- İkametgahınızda mı oluyor bu?

- Yo, bulunduğum yerde.

- Yani bir koltuk üzerinde de şekerleme mi?

- Yo, koltuk üzerinde değil. Yatağım var, uzanırım...

Türkeşçi subayları tasfiye

12 Eylül Yönetimi, Türkeş'in yanı sıra sempatizanlarını da cezalandırdı Alparslan Türkeş'in 12 Eylül döneminde tutuklanmasıyla birlikte kendisine yakın subaylar ordudan uzaklaştırıldı. Bu arada, askeri hastanede yatarken ziyaretine gelen ordu mensuplarından bazıları tutuklandı, bir kısmı da hemen emekliye sevkedildi.

Alparslan Türkeş'in 12 Eylül 1980 ihtililali ile birlikte tutuklanışı, gerek sivil, gerek asker kadrolarda fırtına yarattı. Askeri yönetim, Türkeş'in siyasal yaşantısının hesabını ağır bir biçimde sormaya hazırlanıyordu. Ordu içinde sevenleri çoktu. Mutlaka sevmeyenleri de. Zaten, sevmeyenler kendisini tutuklatmıştı. Sevenler ise, Başbuğ'un özgürlüğüne kavuşması için çırpınıyorlardı.

Şimdi o kasvetli günleri kendisinden dinleyelim: "O zamanki askeri yönetim benim hapisten kaçacağımı zannediyordu. Ben, o ocağa çocuk yaşımda girdim. 15 yaşında askeri okula girdim ve bütün gençliğimi 43-44 yaşıma kadar orada geçirdim. Zaten Mevki Hastanesi'ndeki Albay'a da söyledim. Ona dedim ki, sizin benim gözümde ve kalbimde ayrı bir yeriniz var. Onun için bana karşı bu önlem almanızı yadırgıyorum. Ben, memleketim aleyhinde, devletim aleyhinde, milletim aleyhinde bir suç işlemiş değilim. Bu yargılamalar sonunda da belli olacaktır.

Maalesef bu arada, Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde de bir kısım doktorları tutuklamışlar. Hatta, diğer ordu birliklerinde de tutuklamalar olmuş. Onları, Türkeşçi diye suçlamışlar. Hatta bir kısmı işkence görmüş. Bu çocukların hemen hepsi vatanını seven, görevini hakkıyla yapan değerli insanlardı. Hiçbir kötü halleri tespit edilemedi. Ama bir kısmı ordudan çıkarıldı, emekli edildi."

 

Suçları "Türkeşçilik"

"Hiçbir suç yükleyemediler. Yani karanlığa ateş etmek gibi birşey. O zaman hizipler vardı. Her yere hizip girmişti. Marksistler vardı, bunlar milliyetçilere düşmandı. Tutuklanan Marksistler, milliyetçilere çamur atıyordu. Suçlamaları da Türkeşçilik'ti. Suçlarken de Türkeş gibi faşist diyorlarmış. Onbeş kişi kadar re'sen emekli edildi. Bunlardan çoğu doktordu, muayenehane açtılar.

Bu arada, Gülhane Hastanesi'ne gittiğimde subay, astsubay, birçok arkadaş hatta erler bana sevgi dolu bir karşılama yaptılar. Elimi öpenler, geçmiş olsun diyenler vardı. Lisan Okulu'nda tansiyonum düştüğü için ambulansla hastaneye götürülmüştüm. Yürüyemiyordum. Büyük bir sevgi gösterisinde bulundular. Daha sonra öğrendim ki, bunların bir kısmı tutuklanmışlar.

İşte bu tedavim sırasında, bir general arkadaşım geldi. Aslında odama girmek yasaktı. Fakat general olduğu için nöbetçi erler selama durmuş, arkadaşım geldi, sarıldık, öpüştük. Bu iş çok sürmez merak etme, dedi. Ben de merak ettiğim yok, ama sana zarar gelmesin, cevabını verdim. Ne olursa olsun, dedi. Böyle umursamaz bir haldeydi. Oturmak istiyordu, benimle konuşmak istiyordu. Zaten bunların ne mal olduğunu siz bize söylemiştiniz, dedi. Ben, onu acele uğurladım. Fakat bu ziyareti erler, komutanlarına haber vermişler. Ortalık karıştı. Bana, kimin geldiğini sordular. Kimse gelmedi, dedim."

 

Gülhane karışıyor

"Hastabakıcılara, hemşirelere çıkışıyorlar. Onlar birşey bilmiyor. Çünkü, birkaç dakika içinde geldi ve gitti. Bu arkadaşım, Allah rahmet eylesin daha sonra vefat etti."

Türkeş, kendisini ziyaret eden bu arkadaşının ismini de açıklamak istemiyordu. 1994 yılının son günlerinde Türkeş'le Gülhane günlerini uzun uzun konuştuk. "Aktif siyasetin içerisindeyim. Bunları şimdi yazma" diyordu. O gün yazmadım. Ama, Büyük Devlet ve Siyaset Adamı Alparslan Türkeş'i ebediyete yolcu ederken, o konuşmamızın da tarih sayfalarına döküman olması için açıklamakta bir sakınca görmüyorum.

İşte merhum Türkeş'le yaptığımız bu tarihi söyleşi:

- Efendim, Gülhane'de sizi ziyaret eden General arkadaşınız kimdi?

- Söylemeyeyim şimdi. Çoluğu çocuğu ve ailesine zarar gelmesin.

- Efendim takdir edersiniz ki, bu yüz kızartıcı bir suç değil. Merhum General bir arkadaşını ziyaret etmiş. Gayet güzel bir olay.

- Evet, Çetin Başar Paşa.

- Görev sırasında mı vefat etti?

- Evet görev sırasında. Çok değerli biriydi. Allah rahmet eylesin. Merkez Komutanlığı'ndaydı. Gazeteci Kürşad Başar'ın babası.

- Bu arada, Reşat Pasin geldi mi?

- Albay Reşat Pasin, ayrıca Albay Necdet Gazezoğlu.

- Necdet Gazezoğlu, kapıyı açıp girdi mi?

- Girdi. Hem de Gülhane'ye geldi O, emret dedi. Ne isterseniz buradan alayım, isterseniz çıkıp gidelim, dedi.

- O zaman görevi neydi efendim albay mıydı?

- Süvari Albayı. İstanbul'da bir görevdeydi. Piyade Albay Reşat Pasin ise, Ankara Merkez Komutanlığı'ndaydı. Topçu Albay Ali Özsait de ziyaretçilerim arasındaydı. Tabii böyle bir sıkı ortamda çok sıkıldım. Beni taburcu edin, dedim. Oral Pektaş Paşa'ya söyledim. Oral Paşa, biraz daha tutmak istiyordu. Bu arada, Akademi Komutanı Necati Kölan Paşa'ya da bir pusula yazdım. Kölan Paşa'ya yazdığım pusulada, taburcu olmamı istedim. Bunun üzerine, Oral Pektaş Paşa geldi. Hâlâ ısrarlımısınız, dedi. Evet, dedim. Böylelikle hastaneden taburcu oldum."

 

'12 Eylül'de silahlarım yağmalandı'

Alparslan Türkeş'in 80 yıllık yaşamı, hep bir program içinde geçti. Güne erken başlar, geç veda ederdi. Dolu dolu yaşadı. Kendisini anlatmayı hiç sevmezdi. Özellikleri hakkında sorduğumuz soruları adeta mahcup bir tavır içerisinde ve tevazu ile cevaplandırırdı. Yine bir hoş günü idi. 1994 yılının sonbaharıydı. Ankara Fen Fakültesi'nin karşısındaki bir apartman dairesinde bulunan özel ofisinde sohbet ediyorduk. Bazı sorular yönelttik, cevaplarını aldık. Şimdi, diyaloğu izleyelim:

- Efendim, aksesuar merakınız var mı?

- Ne gibi?

- Mesela, yüzük takar mısınız?

-Yok, öyle bir merakım yok, takmam.

-Herhalde sadece saat takarsınız?

-Evet.

-Peki saat merakınız var mıdır? Mesela bir kolleksiyon tarzında?

- Yok. Öyle bir merakım da yok ama çok saatim var. Yani, hediye gelmiş, zamanında kendimin aldığı. Mesela, iki tane Rolex marka saatim var. Birini, 1961 yılında Hindistan'da aldım, hâlâ çalışıyor. İşte bu saat. (Saatini gösteriyor)

- Yani 33 yıllık saat mi?

- Evet, 33 yıllık. Bu hiç kurma istemez. Kol hareketi ile kendisi kuruluyor, çalışıyor. Bir tane de Libya Cumhurbaşkanı Sayın Kaddafi'nin hediye ettiği Rolex saatim var. Bazen onu da takıyorum. Onun dışında, Harp Okulu'ndan mezun olurken bize teçhizat bedelimizden alınıp verilen bir kol saatim daha var. O saatimi ise saklıyorum. Başka aldığım saatler var. Ya da bana hediye edilmiş olanlar var. Yani çok saatim var. Aşağı yukarı yirmiyi geçiyor herhalde.

- Peki, kalem merakınız var mı efendim?

- Yok. Ama çok kalemim var. Hediye gelen kalemler var.

- Herhalde en büyük hobiniz, en büyük merakınız kitap okumak?

- Kitap okumaktır. Bir de tabii askerlikten gelme olduğum için silah merakım vardır. Tabanca kolleksiyonum var. Bu, 12 Eylül'de biraz yağmalandı ama, bir kısmını henüz geri alamadım. Fakat aşağı yukarı 15 tabancam var. Bir kısmı hediyeydi yani. Bir tanesi rahmetli Cemal Gürsel Paşa'nın hediyesiydi. Bir tanesi de -yine rahmetli oldu- eski Milli Savunma Bakanı Muzaffer Alankuş Paşa'nın hediyesiydi. Bir tanesi, Hindistan'da eski Çekoslavak Büyükelçisi vardı. Onun hediye ettiği Çekoslavak marka tabancaydı. Mete Has Bey'in bana hediye ettiği Cold marka tabancam vardı. Kendimin, orduda kullandığım, yine subay çıktığım zaman teçhizat parası kesilerek bize alınan Kırıkkale marka tabancam vardı. Bir de kendimin edindiğim Barabellum marka tabancam vardı. Ayrıca, kayınpederimin bana hediye ettiği yine Kırıkkale ve Fransız yapısı tabancam vardı. Çok yani. 15'i geçen tabancam vardı. Bunlar, 12Eylül'de yağmalandı biraz. Ama bir kısmını geri aldım. Bir kısmını da işte artık eski şeyim kalmadı, takip edemiyorum.

İhtilalin 'Kudretli Albay'ı

27 Mayıs 1960 sabahı, radyodan ihtilal bildirisini okuyan ince, uzun boylu, gür siyah saçlı, çatık kara kaşlı, kara gözlü Kurmay Albay, henüz 43 yaşındaydı ve Türk kamuoyunun tanıdığı ilk "ihtilalci" olarak tarihe geçecekti.

Takvimlerin 27 Mayıs 1960'ı gösterdiği gün, Türkiye'nin tarihinde ve Alparslan Türkeş'in hayatında önemli bir dönüm noktasıdır. Türk kamuoyu, o sabah, ilk kez bir "ihtilal" ve ilk kez bir "ihtilalci" ile tanışmıştır. Gerçi, ihtilalcilerin sayısı birden çoktur. Ama, onların tanınması zaman alacaktır. O sabah radyolarını açanlar, ihtilalin ilk bildirisini okuyan tok sesin sahibini tanırlar önce... O tok sesin sahibi, Kurmay Albay Alparslan Türkeş'tir.

İnce, uzun boylu, gür siyah saçlı, çatık kara kaşlı, kara gözlü bu kurmay albay,o tarihte henüz 43 yaşındadır. Ve Türk kamuoyunun tanıdığı ilk "ihtilalci" olarak tarihe geçecektir.

İlk bakışta, ihtilalin sözcüsü gibi görünür. Gerçekte ise, ihtilalin bir numaralı adamı, "Kudretli Albay"ı, hatta fiili lideridir. Aradan 37 yıl geçtikten sonra, 27 Mayıs İhtilali'nin, Türkeş tarafından gerçekleştirildiğini söylemek yanlış olmaz. Çünkü, ihtilal örgütüne sonraları girdiği halde, kısa sürede kontrolu eline almış, harekat planını hazırlamış ve bizzat yönetmiştir.

Kim ne derse desin, gizli ihtilal örgütü ve 27 Mayıs 1960 sabahı kansız gerçekleştirilen ihtilal, Türkeş tarafından planlanıp yönlendirilmeseydi, çok az sayıdaki subayın, on yıllık Demokrat Parti iktidarına son verip, ülke yönetimine kademe kademe el koyması, kolay olmayacaktı.

 

Yarım kalan bildiri

Evet, 27 Mayıs 1960, Kurmay Albay Alparslan Türkeş'in, ölünceye kadar bir daha inmeyeceği ve indirilemeyeceği tarih sahnesine kesin olarak çıktığı gündür. Ama O'nu kimse arkadan itmemiş; kendi kararı ve iradesi ile sahneye çıkmıştır. Gizli ihtilal örgütüne, sonuçlarını bilerek ve hesaplayarak girmiştir. İhtilal sabahı Ankara Radyosu'ndan okuduğu bildiriyi bizzat kaleme almıştır. Bu bildirinin hazırlanması ve okunması başlı başına bir öyküdür. Çünkü, 26 Mayıs 1960'ı, 27 Mayıs'a bağlayan gece, Harp Okulu'ndaki karargahta düğmeye basanlar, ihtilalin Türk ve dünya kamuoyuna nasıl duyurulacağını unutmuşlardır. Bu görevi, üstlenme gereği duyan Türkeş ise, kritik saatler ilerlerken karargahın bulunduğu odayı terkedip, Harbiye'nin bir başka odasında o ünlü bildirisini kaleme almaya başlamıştır.

Türkeş, o tarihi anı şöyle anlatır: "3.Şube Müdürü'nün odası boştu. Hemen oraya geçtim, ışığı açtım ve Müdür'ün masasına oturarak Ankara Radyosu'nda yayınlanacak bildiriyi yazmaya başladım. Bildirinin yarısına gelmiştim ki; baktım, dışardan tank sesleri geliyor. Gerisini daha sonra tamamlarım diyerek, yazdıklarımı katladım, cebime koydum. Dışarı çıktım baktım, tanklar lambalarını, ışıldaklarını yakmışlar, komutanları da üzerine çıkmış, bizi selamlayarak önümüzden geçiyorlar."

Yarım kalan ihtilal bildirisini cebine koyan Türkeş, bir jeep'e atlayıp, başkentin stratejik noktalarının ele geçirilmesine adım adım nezaret ediyor, ilk hedef olarak da radyoevi ve büyük postaneyi görüyordu. Bir yandan elinde kağıt kalem bildiriyi tamamlamaya çalışmakta, bir yandan da harekatı denetlemekteydi.

Önce, radyoevi ele geçirildi. Sanatçı Suna Kan'ın eşi Faruk Güvenç, cihazları çalıştırdı. Türkeş, elindeki müsvetteleri bir kez daha gözden geçirip, "1 numaralı ihtilal bildirisi"ni okumaya başladı: "Dikkat! Dikkat!

Muhterem vatandaşlar, radyolarınızın başına geçiniz. Güvendiğiniz Silahlı Kuvvetlerimizin sesi, bir dakika sonra sizlere hitab edecektir." Türkeş, bildiriyi her tekrarlayışında üzerinde düzeltmeler yapıyor, ancak özünde bir farklılık yaratmıyordu. Peşpeşe okunan bildiri metinleri içerik olarak aynı, fakat kelime olarak değişiklikler taşıyordu. Bildiriyi şöyle sürdürüyordu:

"Bugün, demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla ve kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketin idaresini ele almıştır." Türkeş, bir süre sonra konuşmasını teybe kaydettirdi, radyoevinden ayrılarak, ihtilal karargahına doğru yola çıktı. Karargah, Harp Okulu'ndan, Harp Tarihi Enstitüsü binasına nakledilmişti.

 

İhtilalin fiili lideriydi

Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın tutuklanışı, Demokrat Partili bakan ve milletvekillerinin evlerinden tek tek toplanarak Harp Okulu'na getirilişleri ve orada gözetim altına alınışları, uzun bir öyküdür. Harekat, hiçbir ciddi engelle karşılaşmadan başarıyla sonuçlanmıştır. Ancak, bir önemli sorun daha vardır: "İhtilalin lideri kimdir?" Türkeş, bunun cevabını 35 yıl sonra verir: "27 Mayıs İhtilali'nin fiili lideri bendim. General olmamama rağmen, fiili liderliği ben yaptım." Türkeş, ihtilalin fiili lideridir, ancak bazı arkadaşlarının Çankaya Köşkü'ndeki boşluğu doldurmak için, arayışa geçtiklerini öğrenir. Bu arada, Cemal Madanoğlu'nun, İsmet Paşa'yı Çankaya Köşkü'ne oturtmak için çaba harcadığını öğrenir. İhtilalin renginin ve mecraının değiştirilmesine izin verir mi, Hayır.

 

 

İhtilalin faturasını en ağır biçimde MHP lideri Türkeş ödedi. MSP lideri Erbakan ise bu olağanüstü dönemi bir aylık tutuklulukla geçiştirdi.

 

DEMİREL

1 ay Hamzakoy'da tutuklu

4 ay Zincirbozan'da tutuklu

 

ERBAKAN

28 gün Uzunada'da tutuklu

2 gün Ankara'da tutuklu

 

ECEVİT

1 ay Hamzakoy'da tutuklu

3 ay Ankara'da tutuklu

 

TÜRKEŞ

25 gün Uzunada'da tutuklu

4 yıl, 7 ay, 25 gün Ankara'da tutuklu

12 Eylül 1980 ihtilalinde en ağır faturayı Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş ödedi. Onu, Adalet Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Süleyman Demirel ile Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Bülent Ecevit izledi. Tutukluluğu bir ay'la geçiştiren ise, Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'dı.

Başbakan ve AP Lideri Demirel ile CHP Lideri Ecevit, ihtilal sabahı askeri bir uçakla Ankara'dan İstanbul'a getirildiler. Daha sonra helikoptere bindirilip, Çanakkale'ye gönderildiler. Hava yağmurluydu. İki lideri eşleriyle birlikte taşıyan askeri helikopterin tavanı akıyordu. Demirel ve Ecevit ailesi, bir ay süre ile Hamzakoy'daki askeri tesiste tutuklu kaldılar. Bu, mahkeme kararı olmayan bir tutukluluk haliydi. İhtilali yapan komutanlar öyle istemişti. Erbakan da Ankara'da gözaltına alınıp, İzmir Uzunada'daki askeri tesislere kapatılmıştı. Türkeş ise, harekattan üç gün sonra teslim olup, Erbakan'ın yanına gönderilecekti.

10 Ekim 1980 günü tekrar Ankara'ya getirilen Türkeş ve Erbakan, Mamak'taki Sıkıyönetim Askeri Savcılarının önüne çıkarıldılar. Türkeş'in sorgulanmasında, 22 savcı görev aldı. Yaklaşık 12 saat durmaksızın ifadesine başvuruldu. Ardından tutuklanıp, Ordu Dil Okulu'na gönderildi. Alparslan Türkeş, sonrasını şöyle anlatacaktı:

"Ordu Dil Okulu, tutukevi haline getirilmişti. Geceyarısı beni oraya götürdüler. Yattım. Baktım Erbakan da aynı odada yatıyordu. Kendisini uyandırmadım. Sabah kalktığımızda selamlaştık. Benim 4 yıl, 7 ay, 25 gün sürecek tutukluluğum başlıyordu. Erbakan hakkında takipsizlik kararı vermişler. Onu hemen tahliye ettiler. Giderken tabak, bardak gibi bazı yemek takımlarını bana bıraktı. Bu arada beni teselli etti."

 

Tutukluluk günleri

"İlk eşimden dünyaya gelen çocuklarım yetişkindi. Hayatlarını kazanmışlardı. Ama ikinci izdivacımdan doğan çocuklarım çok küçüktü. Hapise girdiğimde Ayyüce 2.5, Ahmet 1.5 yaşındaydı. Eşim Seval Hanım ise büyük bir moral bozukluğu içindeydi. Ailemin hayatiyetini devam ettirebilmesi için bazı gayrimenkullerimizi sattık. Kimseye muhtaç duruma düşmek istemiyorduk.

Ordu Dil Okulu'nda milliyetçiler ve marksistler aynı çatı altındaydı. Profesör Sadun Aren Bey oradaydı. Bir efendi adamdı. Ama, hızlı bir marksist. Halk Partisi milletvekilleri Ertuğrul Günay, Temel Ateş, Nedim Tarhan da vardı. Aydınlık Gazetesi yazarlarından Oral Çalışlar da bizlerle beraberdi. Aynı yemekhanede karnımızı doyuruyor, aynı tv'yi seyrediyor, aynı lavaboda yıkanıyorduk.

Bazı tutuklular, bizim arkadaşları korkutuyorlarmış. Türkeş'in yanında görünürseniz sizi asarlar, diyorlarmış. Benim, nasıl olsa asılacağımı ifade ediyorlarmış. Hatta bunlardan bir kısmı, yine bizim arkadaşlara kurtulmanız için size solcu avukatlar tavsiye edelim, diyorlarmış. Bütün bunları duydum. Arkadaşlarımı topladım ve kendilerini uyardım."

 

"Sıkıldıkça yıkanırdım"

"Necati Gültekin Paşa, kendi odasının penceresine gelen kuşlarla, güvercinlerle dost olmuştu. Onlara yiyecek koyar, onlar da alışmışlar, insanlardan korkmaz ve kaçmazdı. Bunlar bizim meşgalemiz oluyordu. Bu arada benim tabii, soğuk su ile yıkanma alışkanlığım olduğundan, sıkıntı bastıkça günde üç defa soğuk suyun altına girerdim. Kışın ortasında, her taraf donarken, ben buz gibi suyla yıkanırım.

Orada da yıkandım. Halbuki orada, haftada bir gün, sadece çarşamba günü tutuklular için hamam günüydü. Ben ise, öfkemi yıkanma ile alıyordum. Bu arada, marksistler benim sık sık suyun altına girdiğimi görünce şaşırmışlar, sıcak su mu var? diye soruyorlardı. Dışarıda kar yağarken, soğuk suyla yıkandığımı görünce de, hayretler içerisinde kalıyorlardı."

 

Kaçırılma haberi veren gazeteciler tutuklanmıştı

Ankara Garnizonu'ndaki bazı subayların Türkeş'i, Mevki Hastanesi'nden kaçırma teşebbüsü ile ilgili haber, UBA Ajansı tarafından yayınlanıyor, bu arada Yazı İşleri Müdürü Cengiz Yıldırım ile Ankara Temsilcisi Müşerref Seçkin gözaltına alınıyordu. Daha sonra, Genel Yayın Yönetmeni Baki Özilhan'ın teslim olması istenecekti. Askeri Savcı, UBA yöneticilerinden haberin kaynağını soruyordu. Seçkin bir hafta, Yıldırım ise 15 gün tutuklu kaldılar. Baki Özilhan ise teslim olduktan sonra, 30 gün süre ile Mamak Askeri Cezaevi'nde gözaltında tutuldu. Haklarında, "Yalan haber yazarak, milleti galeyana getirmek" suçundan dava açılmıştı. Gazeteciler, yargılanıp beraat etti.

 

 

 

Türkeş: 'Uzun bir süre, ustura ile traş olmuştum

Alparslan Türkeş, güne çok erken başlar, elektrikli makina ile traş olur, kuvvetli bir kahvaltı yapar, gazetelerini okuduktan sonra yola koyulurdu. Geceleri ise saat 24.00, hatta 01.00'e kadar okur, daha sonra istirahate çekilirdi.

Alparslan Türkeş, uzun süre ısmarlama ayakkabı giymiş. Yani, özel yapım. Sakal traşını her sabah kendisi olurmuş. Güne çok erken başlarmış. Gazeteleri ise ayrıntılı bir biçimde gece evinde istirahat ederken okurmuş. Tüm bunları, anılarını dinlerken kendisine sormuştuk. İşte, bu konudaki diyaloğumuz:

- Peki efendim, ayakkabılarınızı nereden alırsınız? Belli bir yeri var mıdır?

- Belli bir yeri yok. Zaten bilhassa siyasete girdikten sonra, beni seven arkadaşlarım çok lutufkar davranmışlardır. Bir zamanlar İstanbul'da Salih Sudançıkmaz isminde Karadenizli kundaracı bir arkadaşımız vardı, Allah rahmet eylesin, vefat etti. O, ben hiç talepte bulunmadan senede birkaç defa ziyaretime gelir, birkaç çift ayakkabı getirirdi. "Bunları sizin için hazırladım, sizin için yaptım Genel Başkanım." derdi.

- El işi mi efendim?

- El işi. O getirirdi, Salih Sudançıkmaz. Uzun zaman o gördü. Ben hiçbir zaman ayakkabı ihtiyacı duymadım. Sonra başka yerlerden arkadaşlar getirdiler. Togo'dan, Hayko'dan giyindim.

- Efendim, saate bağlı yoğun bir programınız yoksa, sabah kaçta kalkar sınız?

- Erkenciyim. Sabahleyin 5'te, 6'da kalkarım.

- Sabah sakal traşınızı kendiniz oluyorsunuz değil mi efendim?

- Evet kendim olurum.

- Jilet mi kullanıyorsunuz, makina mı?

- Muhtelif tarihlerde çeşitli yöntemler kullandım. İlk zamanlar, gençlik yıllarımda ustra kullanıyordum, ustra ile kendi kendimi traş ediyordum. Ona alışıyor insan. Sonra, elektrikli traş makinası kullanmaya başladım. Şimdi elektrikli traş makinası kullanıyorum.

- Sabah kahvaltınızı kuvvetli mi yaparsınız?

- Sabah kahvaltımı çok kuvvetli yaparım.

- Gazeteleri evde mi okuyorsunuz?

- Bazen evde, bazen partide okurum.

- Hemen hergün bir fikri, bedeni mücadelenin içindesiniz?

- Tabii.

- Yani, üstüste birkaç gün evde istirahat etme durumlarınız olmuyor mu?

- Yok, olmuyor. Yalnız akşamları okurum, çok okurum. Yani, saat 1'e, 2'ye kadar okurum. Gelen çeşitli yazıları okurum, dergileri okurum, kitap okurum.

- Televizyon seyretme merakınız var mı?

- Televizyon da seyrederim. Ama çok seyretmem zaman zaman.

 

Komite'de kılıçlar bileniyor

Alparslan Türkeş'in hayatında, onun tüm geleceğini etkileyen iki olaydan biri 1944 "Turancılık Dâvası", diğeri de "27 Mayıs 1960 İhtilali"dir, demiştik. Ancak, bu ikisi dahil, 80 yıllık ömründeki hiçbir olayda, 13 Kasım darbesinde olduğu gibi içi içini yememiş, kahretmemiştir. Çünkü, 13 Kasım darbesi ile ihtilal, evlatlarını yemiştir. Tabii bu arada, ihtilalin kudretli albayı Alparslan Türkeş ve arkadaşları tasfiye edilince ülke yönetimi, karşıt görüşte olan kadroların eline geçmiştir.

27 Mayıs 1960 ihtilaliyle yıldızı parlayan Türkeş, doğal olarak husumet çekmeye başlamıştır. Bu arada, Orgeneral Gürsel'e yazılan ihbar mektuplarında O'nun Turancılık Davası'ndan yargılandığı, ırkçı ve diktatör ruhlu olduğu ileri sürülmüş, Devlet Başkanı'na "Senin yerinde gözü var" denilmiştir. Bu ihbarlar, Gürsel'i kuşkulandırmış, "Türkeş Nâsır, ben General Necip mi olacağım?" diyerek, bir süre önce Mısır'da meydana gelen darbeyi hatırlamaya başlamıştır. Türkeş, bütün bunların farkındaydı. Kendisine çevrilen projektörlerin yönünü biraz olsun değiştirmek için 22 Eylül 1960 günü Başbakanlık Müsteşarlığı'ndan istifa etti. Böylece, boy hedefi olmaktan kurtalacağını sanmaktaydı. Ama kendisine muhalif olan ihtilalci arkadaşları, daha derinden çalışıyorlardı. Bu grubun lideri konumundaki General Cemal Madanoğlu, Komite'deki bir tartışma sırasında açık açık şunları söylemekteydi: "Yahu arkadaşlar, biz orduevlerinde ne gördük, ne biliriz. Bırakalım, bu memleketi İsmet Paşa idare etsin."

 

Bebek'te alınan karar

İhtilal ve ihtilalcilik tarihini çok iyi bilen Türkeş, muhaliflerinden önce davranmaya karar verdi. Milli Birlik Komitesi'nde, bir tasfiyeye girişecek ve direksiyonu tamamen eline alacaktı. Kendisini destekleyen silah arkadaşlarından Orhan Erkanlı, Orhan Kabibay, Numan Esin ve İrfan Solmazer'le 1960 Kasım başlarında İstanbul'a geldiler. Görünüşte, İstanbul Üniversitesi'nin açılış törenlerine katılacaklardı. Asıl amaçları ise, gözden uzak bir yerde operasyon plânlamaktı.

Böyle bir operasyonun riski üzerinde duran Türkeş'in arkadaşları, konunun Devlet Başkanı Cemal Gürsel'e anlatılmasını ve onun da desteğinin alınmasını önerdiler. Türkeş, buna kesinlikle karşı çıktı. Çünkü, o günün şartlarında kime güvenilip, kime güvenilmeyeceğini gayet iyi bilmekteydi. Görüşü benimsendi, operasyonun ana hatları belirlendi. Hafta sonu düğmeye basma konusunda fikir birliği sağlandı. Bütün bunlar İstanbul'un Bebek semtinde, boğaz kıyısında duran bir otomobilin içinde görüşüldü. Kader arkadaşları, her konuda anlaşmışlardı. Ertesi gün saat 12.00'de Yeşilköy Askeri Havaalanı'nda buluşmak üzere, şehrin dörtbir yanına dağıldılar.

Türkeş, ertesi gün kararlaştırılan saatte havaalanı'ndaydı. Bir askeri uçak, ülke yöneticilerini başkente götürmek üzere hazır bekliyordu. Ama, arkadaşları yoktu. İstanbul Emniyet Müdürü, Komite üyelerini uğurlamaya gelmişti. Dakikalar ilerledikçe, Türkeş'in endişesi arttı. Hemen yanıbaşındaki Emniyet Müdürü'ne "Bizim arkadaşlardan haberin var mı, acaba niçin geç kaldılar? Başlarına bir iş gelmesin?" şeklinde bir soru yöneltti. Türkeş'in aldığı cevap, kendisini şaşkına çevirdi. Arkadaşları, Florya'da Cumhurbaşkanlığının Deniz Köşkü'ne gidip, Devlet Başkanı Cemal Gürsel'in huzuruna çıkmışlardı. Yani, artık oyunu kaybetmişti. Darbe planlarını Gürsel'e anlatıyorlardı.

Muzaffer Hanım'ın çilesi

Alparslan Türkeş'in ilk eşi, 1944 yılında kocasının hapse girmesi üzerine perişan oldu. Hindistan sürgünü ise O'nu iyice kahretmişti Ailenin, 13 Kasım 1960'da yediği sürgün cezası, Muzaffer Hanım'ın moralini çok bozdu. Eşine, "Artık Türkiye'ye dönmeyelim. Senin kıymetini bilmediler. Yeni bir maceraya girmeyelim. Gurbette hep beraber çalışalım" diyordu.

Kıymetiniz bilinmedi"

Alparslan Türkeş, anılarını anlatırken Türk-Ermeni ilişkilerine çok geniş yer vermişti. 1071 yılında Malazgirt Muharebesi sırasında Anadolu'daki Ermenilerin, Alparslan'ın ordularına yardımını anlatıyor, onların Çanakkale Savaşları'nda da şehit düşüşlerine dikkati çekiyordu."

İnsanlarımızı çaldılar

"Kan, kanla yıkanmaz"

 

Aydemir'le yolları ayrıldı

Türkeş, 19 Kasım 1960'da sürgüne gönderildiği Hindistan'dan 23 Mart 1963'te döndü. Eski silah arkadaşı Talat Aydemir tarafından yeni bir darbe için davet aldı. Bu teklifi, kesinlikle reddetti. Aydemir'in darbesini bir gün önceden haber alıp, evinden uzaklaştı. Ancak, darbe bastırıldıktan sonra tutuklanıp, aylarca hapis yattı.

Vatan hasreti bitiyor

Türkeş: 'Ağca ile Oral Çelik Ülkücü değil!'

Alparslan Türkeş anılarını anlatırken, Abdi İpekçi ve Papa suikasti olaylarının bir gizli güç tarafından kendilerinin üzerine yıkılmak istendiğini açıklamıştı.

Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi'nin 1 Şubat 1979'da esrarengiz bir biçimde öldürülmesi, ardından da Vatikan'da Papa'ya suikast girişiminde bulunulması, Mehmet Ali Ağca adındaki Malatyalı bir genci Türkiye'nin, hatta dünyanın gündemine oturttu. Bu arada, Ağca'nın "Ülkücü" olduğu iddiaları Milliyetçi Hareket Partisi'ni de olayların içine çekti. Bu olaylar, 18 yıldan beri esrarını koruyor. Hiçbir şey netleşmedi. MHP Lideri Türkeş, partisinin bu olaylardan dolayı büyük zarar görmesi üzerine, şimşekleri üzerine çekti. Ama, ok yaydan çıkmıştı. Suçlamalar, birbiri ardı sıra devam ediyordu.

Türkeş'le, İpekçi ve Papa suikastlerini uzun uzun konuştuk. Tüm sorularımızı ayrıntılı bir biçimde cevaplandırmıştı. Bugün, hâlâ güncelliğini koruyan bu iki önemli olayı hayatta iken, bize şöyle anlatıyordu:

"Abdi İpekçi cinayeti bizi çok sıkıntıya soktu. Evvelâ, şunu söyleyeyim: Abdi İpekçi ile ben, 27 Mayıs döneminde tanışmıştım. O dönemlerde Abdi İpekçi, bize çok sempati gösteriyordu. Yakın dostluk kuruldu aramızda. Çok yakın dost olduk kendisiyle. Kendisi de genç bir gazeteciydi. Bu dostluğumuz pek değişmedi, devam etti Abdi İpekçi ile. Sonra Abdi İpekçi mesleğinde de tabii ilerledi.

İşte 1975'ten itibaren Halk Partisi'ni destekliyordu, Sayın Ecevit'i destekliyordu, O'nu çok tutuyordu. Bizim aleyhimizde de başyazıları çıkıyordu. Kendisine ben, zaman zaman cevap mektupları gönderiyordum. Gönderdiğim cevap mektuplarını kendi sütununda aynen yayınlıyordu.

Yani, münasebetimiz normal devam ediyordu, dostluk münasebeti içinde idi. Fakat, Halk Partisi'nin hizmetinde bir yazar görünüşündeydi. Bundan dolayı, MHP topluluğu ve ülkücü topluluk içinde antipati duyuluyordu kendisine. Yani, kendisine karşı bir nefret vardı."

 

İpekçi öldürüldü

"Bu sırada, Abdi İpekçi cinayeti işlendi, öldürüldü. Bizim aleyhimizde yazı yazması, daima bizi eleştiren yazılar yazması ve topluluğumuzda ona karşı antipati beslenmesi, bazı fırsatçıları harekete geçirdi. Marksistler, bölücüler ve CHP yöneticileri bu cinayeti bize yüklemeye giriştiler.

O sırada, İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'ti. Onlar, 'Bu cinayeti MHP işletti, hatta Türkeş'in emri ile yapıldı, ülkücüler yaptı.' dediler. Biz, bu cinayetle alâkamızın olmadığını basın toplantılarıyla ve çeşitli yayınlarla ifade ettik. Ama, bu iş ısrarla üzerimize yıkılmaya çalışıldı.

Bu arada, Mehmet Ali Ağca da bu cinayetin faili gibi kendisini sattı, yahut öyle göründü. Bu görüntüyle de, ülkücü gençler arasında sempati ile karşılandı, bir kahraman gibi karşılandı. Derken, yakalandı, tutuklandı. Emniyette, İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Bey'in de iştiraki ve baskısıyla, cinayeti MHP'den aldığı emirle işlediğini itirafa zorlandı.

Hatta bir ifadesinde, tabancayı MHP İstanbul İl'inin üstünde bulunan Ülkü Ocakları'ndan aldığını, cinayeti işledikten sonra da, tabancayı götürüp oraya bıraktığını ifade etti. Ama muhtelif ifadeleri vardı.

Başka bir ifadesinde ise, cinayeti işledikten sonra, tabancayı Tarlabaşı'nda bir boş arsaya attığını ifade ediyordu. Böyle birtakım şeyler. Fakat Mehmet Ali Ağca, hiçbir zaman ülkücü olmadı. Ülkü Ocakları'ndan herhangi birinde kayıtlı değil. Ben tabii hadise duyulunca derin bir araştırmaya giriştim ve çok üzüldüm. Üzüntümün bir sebebi, Abdi İpekçi ile devam eden dostluğumdu. Hatta vurulmasından 1-2 ay önce Milliyet Gazetesi'ni ziyaret ettim, Onun misafiri oldum. Yemekte Turhan Aytul da vardı. Abdi İpekçi'yi öldürmek, aklımızın ucundan dahi geçmez. Ama iftira bizim üzerimizde. Bunu, derinliğine araştırdım. Mehmet Ali Ağca'nın ülkücü olmadığı kesindi."

 

"Ağca'yı kullanıyorlar"

"Ağca'nın ülkücü arkadaşı da yok. Bunu tekrar tekrar ifade ediyorum, ama kimseye dinletemiyorum. Ama tüm basın Mehmet Ali Ağca'yı, başrolde oynatıyor. Bu arada, Uğur Mumcu da, bize karşı büyük bir husumet içinde. Vefat ettiği için, hayırla anıyorum. Sanki kendi gözüyle görmüş gibi, Mehmet Ali Ağca'nın ülkücü olduğunu ve cinayeti onun işlediğini yazıyordu.

Bir taraftan da, birtakım çevreler henüz tutuklanmamış olan Mehmet Ali Ağca'yı bizim ülkücülerin içine ittiler. Ama ülkücüler, gerçeği bilmedikleri için, ona sempati gösteriyorlardı. Ben, bunu haber alıp, ilgili bütün teşkilat başkanlarını topladım. Kendilerine, bu işin içyüzünü izah ettim. Ağca'yı Ülkü Ocakları binasına sokuyorlar, bazı yerlerde saklıyorlar ve yatırıyorlar. Bu şekilde ikaz ederken, Mehmet Ali Ağca yakalandı. Fakat, gerçekte Abdi İpekçi'yi vuran da bu değilmiş. Sonradan çıktı meydana. Oral Çelik isminde, yine Malatyalı, bunun arkadaşlarından bir başka çocukmuş. O da, ülkücü gibi gösteriliyor, ama o da ülkücü değil. Nitekim, ifadeleri çelişkili. Ama buna rağmen, bu cinayeti işleyen kaatil diye Ağca'yı tutukluyorlar, mahkemeye veriyorlar. Ardından da Mamak Cezaevi'nden bunu kaçırıyorlar. Mamak Cezaevi'nden kaçırılması da bir sır perdesi arkasında. Yani bunu oradan kaçıran bir devlet örgütü..."

 

Yarın: "Ağca'yı aramıza soktular"

 

 

'Başbuğ Türkeş'in doğuşu

Alparslan Türkeş, siyasete 1965 yılında Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nden atıldı. Aynı yıl yapılan seçimlerle birlikte, Ankara Milletvekili olarak Parlamento'ya girdi. 1969 yılında ise, partisinin adını "Milliyetçi Hareket Partisi" olarak değiştirdi.

Alparslan Türkeş, Hindistan sürgününden 23 Mart 1963'te dönmüştü. İki ay sonra da eski silah arkadaşı Talat Aydemir'in giriştiği darbe teşebbüsüne karıştığı iddiasıyla tutuklandı. Ankara'nın Mamak semtindeki askeri cezaevi'nde dört ay süre ile hücreye kapatıldı. Yargılandı, beraat etti. İşte bu dönem, Türkeş için kayıp bir dönemdi. Aslında darbeden kaçmış, ama olaylar onun peşini bırakmamıştı. Düşünebiliyor musunuz: 1944 yılında Turancılık Davası'ndan bir yıla yakın hücre cezası. 1960 yılında başlayan ve ikibuçuk yıl süren Hindistan sürgünü, ardından da dört aylık bir yeni hücre kasveti. Türkeş, uzunca bir süre Ankara'dan uzaklaştı. Eşi, Muzaffer Hanım'la birlikte birkaç şehri dolaştı. Ama bir kere adı "İhtilalci"ye çıkmıştı. Eski ihtilalci arkadaşları, O'nun gölgesini dahi izliyordu. Kapısının önüne, seyyar bir karakol kurulmuştu. Devletin tüm projektörleri üzerine çevrilmişti.

1963 yılına gelindiğinde Türkiye'nin siyasal yapılanmasında değişiklikler olacaktı. Adalet Partisi Genel Başkanı emekli Orgeneral Ragıp Gümüşpala vefat ediyor, yerine İnşaat Yüksek Mühendisi Süleyman Demirel Genel Başkan seçiliyordu. Bu arada, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Genel Başkanı Osman Bölükbaşı da, görevi bırakıyordu. Parti, başsız kalmıştı. CKMP dağılmak üzereydi. Bir kısım partililer, Alparslan Türkeş'i, saflarına davet ediyorlardı.

Türkeş, CKMP'ne davete olumlu cevap verdi. 13 Kasım 1960 tarihinde birlikte sürgüne gönderilen arkadaşlarından 10'u ile birlikte siyasete atılıp, Bölükbaşı'nın bu eski partisine kaydoldu. Kaydolmak yeterli değildi. Partinin başına geçmeyi planlıyordu. O da, oldu. Rakibi Ahmet Tahtakılıç'ı 400 oy farkla yenilgiye uğratıp, CKMP Genel Başkanlığı koltuğuna oturdu. 1944'lerin sanık üsteğmeni, 1960'ların Kudretli Albay'ı ve Hindistan sürgünü Alparslan Türkeş, artık siyaset sahnesindeydi. Sahnedeki rolü, 32 yıl sürecekti. Ağaçların ayakta öldüğü gibi, O da hayatını siyaset sahnesinde noktalayacaktı.

Alparslan Türkeş'i rakip görenler, bu yeni gelişmeleri şöyle değerlendiriyordu: "O, bir tepeyi zapteder gibi CKMP'ne girdi ve partiyi zaptetti. Hayatının son demlerine kadar, en vefalı dostu olan ünlü siyasetçi Osman Bölükbaşı da, Türkeş'in liderliğindeki yeni CKMP'nin durumunu esprili bir dille, şöyle eleştiriyordu:"CKMP, ordu karargahına döndü. Çizme gıcırtısından, kılıç şakırtısından oraya girilmez artık."

CKMP'nin durumu hiç de iyi değildi. İl Örgütlerinin çoğu dağılmış, birçok yerde parti tabelaları indirilmişti. Türkeş, siyasetteki ilk göz ağrısı CKMP'ni kısa sürede toparlayıp, organize hale getirdi. 10 Ekim 1965'te yapılan genel seçimlerde de Ankara Milletvekili oldu ve partisinin Meclis'te 12 milletvekilliği ile temsil edilmesini sağladı Türkeş, bir yandan ülkücü gençleri örgütlerken, bir yandan da CKMP'ne yeni bir kimlik ve bu kimliğe bağlı olarak, yeni bir dinamizm kazandırmak istedi. Adana'da 1969 yılında toplanan CKMP Büyük Kongresi'nde, partinin adının "Milliyetçi Hareket Partisi", ambleminin ise "Üç Hilal" olması kararlaştırıldı. Amblem için, önce "Bozkurt" resmi düşünülmüş, fakat bunun grafik olarak zorluğu dikkate alınarak "Üç Hilal"de karar kılınmıştı. Türkeş'in örgütlediği gençler, yavaş yavaş parti kademelerinde görev alırken, Türkiye'de sağ-sol çatışması kıyasıya sürüyordu. Bu kavga, 12 Eylül 1980'e kadar sürecekti. Türkeş ise, artık ülkücü gençliğin "Başbuğ"uydu.

Herkesle barışıktı

Alparslan Türkeş'in, yurtiçinde ve yurtdışında çok geniş bir dost çevresi vardı. Herkesle barışıktı. Özellikle son elli yılda yaşadığı olaylar, ufkunu iyice genişletmiş, uzlaşmacı kişiliğiyle siyasette, basında ve iş çevrelerinde fikirlerinden yararlanılan bir devlet adamı kimliğine bürünmüştü.

Günleri, çok hareketli geçiyordu. Kimseyi kırmak istemiyordu. Her olaya, olumlu bakmak istiyor, ülkenin dirlik ve düzeni için insanların birtakım fedarkarlıklarda bulunmasını her zeminde öneriyordu.

Eski politikacılardan Osman Bölükbaşı ile sık sık buluşuyor, siyasetçilerin düzenledikleri yemeklerde, geçirdikleri sıkıntılı dönemlerden örnekler vererek, politikacıların bir daha yanlış yapmamaları konusunda onlara mesaj veriyordu.

Fırsat buldukça, İstanbul'a da gelen Alparslan Türkeş, iş çevrelerinin ve basın mensuplarının yemekli sohbetlerine katılıyor, buralarda yaptığı konuşmalarda, karşıt görüşlü kişilerin dahi, takdirini kazanıyordu. Son toplu yemeğini, vefatından yarım saat önce tamamlamış, evine gitmek üzere yola koyulmuştu. Makam arabasının içindeydi. Otomobil, Çankaya sırtlarına doğru tırmanıyordu.

Türkeş, mercedes otomobilinin arka koltuğunda adeta ecelle randevulaşmıştı. Makam şoförü Alparslan'a, "Oğlum, kaloriferi kapat" diyebildi. Sıkıntı basmıştı. Şoför Alparslan, yol üzerindeki bir sağlık kurumuna ulaşıyor, ancak Türkeş'in kritik sağlık sorunu çözülemiyordu. Saat 23.00'e doğru Bayındır Tıp Merkezi'ne ulaşıldığında, artık vakit çok geçmişti...

Türkeş: 'Ağca'ya yardımcı olanÜlkücüleri uzaklaştırdım'

Mehmet Ali Ağca, İpekçi cinayetinin sanığı olarak yakalandıktan sonra tutuklanıyor, ardından da gizli bir güç tarafından askeri cezaevinden kaçırılıyordu.

 

Papa'ya suikast

"Almanya gezim bitiyor, Türkiye'ye dönüyorum. Aradan zaman geçiyor, 12 Eylül patlak veriyor. Bizi tutukluyorlar. Hapishanede 9 ay olmuş, bekliyoruz. Cezaevinde bir ufak radyomuz var. Onu dinlememize izin veriyorlar. Devamlı BBC yayınlarını dinliyoruz sabahları. Yine bir sabah, eski Genel Sekreterimiz olan emekli general Necati Gültekin BBC haberlerini dinlerken, Papa suikastini öğreniyor. Diyor ki bana: 'Vatikan'da Papa'ya bir suikast yapılmış. Fakat ölmemiş.' Suikastçi de yakalanmış, Ermeni olduğunu söylemiş, diyor. Derken, öğle haberlerinde yine BBC'den öğreniyoruz, suikasti Mehmet Ali Ağca yapmış. Tabii yine irkiliyorum, yani bunu kim kullanıyor, bu suikasti kim yaptırabiliyor, diye düşünüyorum. O günkü siyasi konjonktüre göre bir değerlendirme yapıyoruz. Bunda, ancak Sovyetlerin menfaati olabilir. Çünkü, Papa Polonya asıllı. Polonya'ya gidiyor, oradaki Sovyet karşıtı Lech Walesa'yı destekliyor, sendika hareketini destekliyor. Mehmet Ali Ağca'yı da bu işe Ruslar'ın sevketmiş olduğunu düşünürken, bir de bakıyoruz ki, bizim Avrupa'daki teşkilatımızın genel başkanı olan Serdar Çelebi'ye iş bulaşmış görünüyor. İsviçre'de bulunan bize ait bir derneğin başkanı olan Ömer Balcı'nın işin içinde olduğu yazılıyor. Tabii bunlar bizi çok üzüyor, endişeye sevkediyor."

 

"İş bize yükleniyor"

"O tarihte tutukluyuz. Savcı, iddianamesini hazırlıyor. 1000 sayfalık iddianame. Geceyi gündüze katarak okuyoruz. Baştan aşağı iftira dolu bir iddianame. Mehmet Ali Ağca'nın sözde yazıp, Münih'ten bana gönderdiği iddia edilen bir de belge eklenmiş. Bu görmediğim, okumadığım mektupta, 'Sayın Başbuğum, ben Avrupa'ya geldim, buradaki ülkücü kardeşlerim bana sahip çıktılar. Verdiğiniz emirler gereğince, bana iyi bakıyorlar.' şeklinde ifadeler var. Tam bir provakasyon mektup. Mektubun uydurma olduğunu söyledim. Ama inandıramadım. Daha sonra mektup, uzmanlar tarafından incelendi, imzanın ve yazıların Mehmet Ali Ağca'ya ait olmadığı belirlendi. Bir süre sonra, İtalyan Savcı Martella, Ağca'yı sorguladı. O'na, beni sormuş. Ağca da, 'Ben, ondan nefret ederim. Hiç görüşmedim, yanına gitmedim. O faşisttir.' demiş. Bütün bu olaylardan sonra, Avrupa'daki bizim teşkilatımızın Mehmet Ali Ağca'yı zaman zaman misafir ettiğini öğrendim. Uyarılarımıza rağmen, misafir etmişler. Hatta, Papa suikastinde kullanılan silahı da temin edip, kendisine Milano'da vermişler. Bu nedenle, cezaevinden tahliye olduktan sonra, Serdar Çelebi'yi teşkilat başkanlığı'ndan uzaklaştırdım. Ama işin içyüzü nedir, tam bilemiyorum. Bundan biz, neler çektik..."

 

 

 

 

 

Seçimle geldiler, silahla gittiler

Türkeş, 70'li yıllarda artık asker kimliğini bırakıp, "Sivil Devlet Adamı" olarak sahneye çıktı. 1975-1978 yılları arasında yaklaşık üç yıl Başbakan Yardımcısı olarak görev yaptı.

Alparslan Türkeş, 70'li yıllarda "Sivil Devlet Adamı" olarak sahnededir. Deneyimli, olgun ve yetkin bir devlet adamı. 12 Mart 1971'de askerlerin müdahalesi sırasında sessizdir. Demirel Hükümeti'nin istifasına yol açan muhtıraya, sesini çıkarmaz. Ama, onaylamaz da. Eski bir asker olarak, artık askerlerin işine karışmak istememektedir. 12 Mart Müdahalesi'nden sonra Anayasa Mahkemesi, Necmettin Erbakan'ın "Nizam Partisi"ni kapatır. Ancak, Alparslan Türkeş'in "Milliyetçi Hareket Partisi"ne dokunulmaz. Türkeş, bu müdahalenin üzerinden 23 yıl geçtikten sonra, 12 Mart Muhtırasını şöyle değerlendirir:

"O tarihte, Silahlı Kuvvetler'de birtakım olaylar cereyan etti. Bazı siviller, -ki bunların önemli bir kısmı CHP'liydi- Silahlı Kuvvetler'de sempatizanları olan birkısım general ve subaylarla ilişki kurdular. 'Yeni bir ihtilal yapmak lazım' havasındaydılar. Bunlar, o sırada Kara Kuvvetleri Komutanı olan Orgeneral Faruk Gürler'i bu işe ikna etmeye ve harekete geçirmeye çalışıyorlardı. Fakat, Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç Paşa, buna yanaşmadı. Gürler de, arkadaşlarından ayrılmak istemeyince, bir orta yol bulundu ve müdahale yerine muhtıra verilmekle yetinildi."

Ara rejim 1973 yılında sona erdi. Genel seçimlere gidildi. Türkeş, yine Adana Milletvekili olarak Parlamento'ya girdi. O dönemde, MHP üç milletvekili ile Meclis'te temsil edilmeye başlandı. Seçimlerden birinci parti olarak çıkan CHP, Ecevit'in Başbakanlığında Milli Selamet Partisi ile koalisyon kurdu. Erbakan, bu ortaklığın Başbakan Yardımcısıydı. Koalisyonun ömrü dokuz ay sürdü.

Devrin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, hükümeti kurma görevini bu defa Prof.Dr.Sadi Irmak'a verdi. Irmak, hükümet kurma çalışmalarında yeni bir yöntem geliştirdi. Siyasi partileri ziyaret edip, görüşme yerine "kuracağım koalisyona girer misiniz?" şeklinde mektuplar yazdı. Irmak, kendine göre bir koalisyon oluşturdu, ama Parlamento'dan güvenoyu alamadı. Buna rağmen, güvensiz hükümetini beş ay sürdürdü.

Türkeş, merkez sağ'daki partilerin biraraya gelip, koalisyon oluşturması için önayak oldu. 1975'in başlarında girişilen bu teşebbüs sırasında, Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel, Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, Demokratik Parti Genel Başkanı Ferruh Bozbeyli, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş ve Cumhuriyetçi Güven Partisi Genel Başkanı Turhan Feyzioğlu zaman zaman biraraya gelip, ortaklık konusunu tartıştılar. Sonunda, Demokratik Parti'siz bir koalisyon kuruldu. Kamuoyunda bu ortaklığa "Birinci Milliyetçi Cephe" adı verildi. Demirel Başbakan, Erbakan, Türkeş ve Feyzoğlu ise, Başbakan Yardımcısı olarak görev aldılar.

 

Evren'i tavsiye ediyor

Bu dönemde, koalisyon içinde özellikle MSP ve CGP liderleri sürekli olarak birbirleriyle çatışıyorlardı. Bu koalisyon ortaklığı iki yıl sürecek, Türkiye 1977 ortasında erken genel seçime gidecekti. Seçim sonuçları alınmış, önce CHP Lideri Ecevit yeni bir hükümet kurmuş, güvenoyu alamayınca "İkinci Milliyetçi Cephe" doğmuştu. Ama bu cephede, bir eksik vardı. CGP, Erbakan'ın bastırması üzerine saf dışı edilmişti. Demirel yine Başbakan, Erbakan ve Türkeş ise Başbakan Yardımcısıydı. Yeni koalisyon döneminde, ordunun zirvesinde nöbet değişikliği yapılacaktı. Başbakan Demirel, Kara Kuvvetleri Komutanlığı için Orgeneral Ali Fethi Esener'i öneriyor, Cumhurbaşkanı Korutürk ise, Orgeneral Adnan Ersöz'de ısrar ediyordu. Devletin tepesindeki zıtlaşma üzerine her iki aday da 30 Ağustos 1977 günü otomatikman emekli oldular.

Hükümet, yeni bir Kara Kuvvetleri Komutan adayı aramaya başladı. O tarihte Orgeneral Kenan Evren, Ege Ordusu Komutanı olarak İzmir'de görev yapıyordu. Evren, aynı zamanda Başbakan Yardımcısı emekli Kurmay Albay Alparslan Türkeş'in Kara Harp Okulu'ndan sınıf arkadaşıydı. Günlerce süren gerginlikten sonra, Başbakan Yardımcısı Türkeş, Bakanlar Kurulu'na şu öneride bulundu: "4.Ordu Komutanı Kenan Evren Paşa, iyi bir komutandır. İyi bir generaldir. Şartları da müsaittir. Uygun görürseniz, bunu tayin edelim."

Başbakan Demirel ve koalisyon ortaklarının müşterek kararlarıyla Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na getirilen Orgeneral Evren, daha sonra Orgeneral Semih Sancar'dan boşalan Genelkurmay Başkanlığı'na atanacak, 12 Eylül 1980 müdahalesi ile birlikte Başbakan Demirel, eski Başbakan Ecevit ve Başbakan eski Yardımcıları Erbakan ile Türkeş'i gözaltına aldıracaktır.

İkinci Milliyetçi Cephe, beş ay sürdükten sonra siyasi tarihimize "Onbirler Olayı" diye geçen bir eylemden sonra dağıldı. Adalet Partisi'nden kopan 11 milletvekili'nden 10 tanesi Ecevit'in kurduğu yeni hükümette bakan yapıldı. Bu hükümetin pazarlığı İstanbul'un Florya semtindeki "Güneş Motel"de yapıldığı için, hükümete "Güneş Motel Hükümeti" denildi. Ecevit'in yeni hükümeti döneminde anarşi ve terör tırmandı. Ekonomi altüst oldu. Evhanımları, yemek pişirmek için bir kaşık margarin yağı bulamıyorlardı. Sigara tiryakileri ise, yerli sigara alabilmek için, karaborsacılara büyük para ödüyorlardı. Kara nakil araçları benzinsizlikten işlemiyor, fabrikaların bacaları enerji yetersizliğinden tütmüyordu. Ecevit'in bu son iktidarı, 1979 sonbaharındaki ara seçimlerle noktalanıyor, seçimin galibi AP'nin Genel Başkanı Süleyman Demirel, bu defa bir azınlık hükümeti kuruyordu. Türkeş ve Erbakan'ın partileri, Demirel'in yeni iktidarını dışardan desteklemekteydi.

Türkeş'in desteği kesintisiz sürdü. Ama, Erbakan "Kadayıfın altını kızartayım" derken, ülke 12 Eylül 1980 ihtilaliyle burun buruna geldi. Düdükler ötmüş, tribünler boşalmış, partiler kapatılmış, Demirel ve Ecevit Hamzakoy'a, Erbakan ve Türkeş ise Uzunada'ya gönderilmişti. Seçimle gelen siviller, silahla gitmişlerdi. Tarih, tekerrür mü ediyordu..?

 

 

 

Türkeş, Yılmaz-Çiller ortaklığı istiyordu

Alparslan Türkeş, zaman zaman DYP Genel Başkanı Tansu Çiller ve ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz'ı ziyaret edip, aralarındaki sürtüşmeyi askıya almalarını öneriyordu.

Alparslan Türkeş'in anıları ile ilgili çalışmamız, iki yıl sürdü. 1993 ve 1994'de, 77 yıllık yaşantısını hiçbir belgeye ve yazılı notlara bakmaksızın günlerce anlattı. 1996 yılıında da bir sonbahar günü, Bakanlıklar Karanfil Sokak'taki MHP Genel Merkez binasında kendisini ziyaret ettim. Bu arada, Türkiye'nin siyasi yapılanmasındaki sıkıntıları dile getirdi. Sohbetimiz sırasında, aramızda şöyle bir diyalog geçti:

- Sayın Turgut, Metin Toker'in dünkü yazısını okudunuz mu?

- Hayır, okumadım efendim.

- Size fotokopisini veriyorum. Hârika bir yazı. Okuyun. Sizde kalabilir.

- Hemen okuyayım mı efendim?

- Evet, evet şöyle bir gözatın. Bilirsiniz, Metin Toker'le aramız 27 Mayıs'tan beri hoş değil. Ama, bu yazısı harika.

Metin Toker'in yazısını hemen oracıkta okudum. Yazının özeti şu idi:

"Her kedi, kendi pisliğini örter. Ama bugüne kadar iki kedinin, biribirlerinin pisliğini örttükleri görülmemiştir."

Türkeş, "Beğendin mi?" diye sordu. Gülmeye başladım. Kendisi de, bir kahkaha attı ve "Bu günü ne güzel karikatürize ediyor" dedikten sonra, telefonla Özel Kalem Müdürü Sami Cezaroğlu'nu arayıp, şu talimatı verdi: "Sami Bey, Metin Toker'in yazısından bir fotokopi daha çektirip bana getiriniz." Cezaroğlu fotokopiyi getirdi, Türkeş aldı, özenle katlayıp, cebine yerleştirdi. Kimbilir, bunu da bir başka dostuna mı hediye edecekti... Türkeş, Tansu Çiller'le sıkça görüşüyordu. Geçtiğimiz sonbahar Refahyol Hükümeti konusunda iki ayrı görüşmesi olduğunu ifade etmişti. Bu görüşmelerin içeriğini ise, yine Karanfil Sokak'taki makamında şöyle anlatıyordu:

"Tansu Hanım'la hükümet meselesini konuştum. Refah ile ortaklığının rejim sorunu yaratabileceğini söyledim. Benim endişelerime bir itirazı olmadı. Yılbaşından sonra bu ortaklığı mutlaka bitereceğim, dedi. Ben de bu konunun beklemeye tahammülü olmadığını hatırlattım. Kendisi ise, 'Yıl sonu yaklaşıyor, bütçeyi çıkarmamız lazım. Eğer ortaklığı bitirirsek, ülke bütçesiz kalır. Bu sıkıntı yaratır.' cevabını verdi."

Türkeş, Çiller kadar sık olmasa da zaman zaman Mesut Yılmaz'la buluşuyor, benzeri düşüncelerini ona aktarıyor, bazı tavsiyelerde bulunuyordu. Yine geçtiğimiz yıl, Yılmaz'a şunları söylediğini nakletmişti:

"Mesut Bey, Tansu Hanım'ın üzerine çok sert gidiyorsunuz. Şu sırada, beraber olmanız gerekir. Çünkü, rejimin şartları bunu icab ettiriyor. Hesaplaşmanızı sonraya bıraksanız. Tekrar ortaklığa girişseniz. Bir kedinin üzerine dahi böyle gidilmesi halinde, kedi savunmaya geçer ve karşısındakini tırmalar."

SON